İLİMDEN İRFANA YOLCULUK ...

... Öz Kültürümüz ve Şahsiyetimiz İçin

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Ana Sayfa Dosya Konuları Hz. Mevlana (k.s) HAZRETİ MEVLANA MUHAMMED CELALEDDİN-İ RUM-İ

HAZRETİ MEVLANA MUHAMMED CELALEDDİN-İ RUM-İ

e-Posta Yazdır
Makale İçeriği
HAZRETİ MEVLANA MUHAMMED CELALEDDİN-İ RUM-İ
sayfa 1
sayfa 2
sayfa 3
sayfa 4
sayfa 5
sayfa 6
sayfa 7
sayfa 8
sayfa 9
sayfa 10
sayfa 11
sayfa 12
sayfa 13
sayfa 14
sayfa 15
sayfa 16
sayfa 17
sayfa 18
Tüm Sayfalar

alt

Allah’ım yalnız sana kulluk eder ve ancak senden medet umar ve senden yardım dileriz. Bizi doğru yola ilet. Hak ve gerçek olan yola, kendilerine nimet verdiğin kimselerin yani Peygamberlerin, salihlerin, sıddıkların, şehitlerin vb. olanların yoluna;  gazaba uğramışların ve sapıtanların  (fırka-i dalleden) dalalete uğramışların yoluna değil. ( Fatiha S.)

Her türlü hayır dua salat ve selam Allah’ın sevgili kulu, peygamberlerin Efendisi Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa’ya (s.a.v) ve onun tertemiz aile efradına olsun.  

Allah ve Rasulüne olan aşk ve ittibalarıyla manen ihya olan Al ve ashabına, onların izlerini takib eden varisi enbiya olan şeriatı ahmediyye ile amil olup nurlarıyla alemi aydınlatan arifler, abidler, aşıklar, sadıklar, zahitler, alimler ve  din gününe kadar ihlasla onlara tabi olan kimseler üzerine olsun.

Allah’ın (c.c.) kıymetli ve muhterem evliyaları içerisinde mihrak noktasını teşkil eden kibarı evliyadan Allah (c.c.)  dostu Mevlana Celaleddin-i Rumi (k.s) Hazretlerinin hayatını siz değerli kardeşlerimiz ile paylaşmak istedim.

Allah (c.c.)’ın selamı, rahmeti bereketi sizin ve tüm ümmeti Muhammed’in üzerinize olsun.

**

“Biz gidince, arama türbemizi başka yerde,

Ehli dil sinelerinde yeri var kabrimizin.”

İslam Tasavvuf tarihinin müstesna bir ferdi, ilmi, irfanı, edeb ve tevazuu, aşk ve vecd hali ile, İslamın rahmet kapısını insanlığa açan Hazreti Mevlana Celaleddin-i Rumi, hazretlerinin  doğumu, yedinci hicret asrında Rebiu’l-evvel ayının 3. günü ki, bu tarih miladi olarak 27 eylül 1207 yılına rastlar.

Asıl adı Muhammed olup, lakabı Celaleddin’dir. Belh şehrinde doğduğundan dolayı oraya nisbetle Belhi, ömrünün büyük bir kısmını Anadolu’da geçirdiği için, aynı zamanda kendisine Anadolu’lu anlamına gelen Rumi lakabı verilmiş ve bununla meşhur olmuştur.

Bu büyük insana, Hüdavendigar (hükümdar), Hünkar (padişah), Sultanü’l-aşıkin (aşıkların sultanı), Sultanü’l-mahbubin (muhabbet edenlerin sultanı), Mollayı Rum (rum diyarının alimi), yahut Pir-i Rumi (rum diyarının öncüsü) gibi sıfatlar da verilmiştir. Mevlana lakabını kendisine ilk defa veren, Şeyh Sadreddin-i Konevi hazretleridir.

Yine Mevlana hazretlerine Sultan ünvanı Konya’da bulunan Selçuk Sultanı Alaeddin Keykubat tarafından verilmiştir. Öyle ki:

Sultan ben değilim, sensin diye hitab ederdi. Babasının yüce iltifatları sebebi ile de; Hüdavendigar diye vasıflanmıştır. Muhterem babası, Sultanül-Ulema ünvanı ile tanınan, Hüseyin Hatibinin oğlu Muhammed Bahauddin Veled’dir. Kendisine Sultanül-Ulema ünvanının verilmesi manevi bir işaretle olmuştur ki;

Belh şehrinin önde gelen üçyüz tane alimi rüyalarında Resulullah (sav)’i görürler ve:

Bu günden itibaren Baha Velede, Sultanül-Ulema deyiniz talimatını alırlar. Ertesi gün sabah namazında Onun medresesine giderler ve rüyada bildirileni bizzat orada hazır bulunanlara söyler ve oradakiler: Allah ve Resulü şahittir ve bizler de şahidiz ki, sen bundan böyle Sultanül-Ulemasın dediler.


Sultanül-Ulema Bahaeddin Veled Hazretleri

İslam inancı ile bütünleşmiş eski Türk hükümdar ve beyleri, evlenme çağına gelmiş kızlarını, kendilerinin seviyesinde olan bir hükümdar veya beyin oğluna yahutta ünlü bir alimin oğlu ile evlendirmek isterlerdi. Horasan padişahı olan Sultan Alaeddin Muhammed Harzem şah, evlenme çağına gelmiş kızını bu gaye doğrultusunda Bahaeddin Veledin babası Hüseyin Hatibi ile evlendirir. Ancak bu evlilikte Resulullah (sav)’in manevi işaretleri esas nüveyi oluşturmuştur. Şöyleki:

Horasan padişahı Sultan Alaeddin Muhammed Harzem şah, bir kere rüyasında peygamberimiz Hazreti Muhammed (sav)’i görür. Resulullah (sav)’in işaret buyurması üzerine kızı Firdevs Emetullah Hatunu, Hazreti Mevlananın dedesi olan Hüseyin Hatibiye nikah ederek zevceliğe vermiştir. Bu muhtereme zevceden Mevlananın babası olan Muhammed Bahaeddin Veled Hazretleri doğmuş ve Sultanül Ulema diye maruf ve meşhur olmuştur.

Sultanül-Ulema Yetim Kalıyor

Mevlananın dedesi Hüseyin Hatibi 33 yaşında vefat ettiği zaman, muhterem pederleri Muhammed Bahaeddin Veled henüz iki yaşındadır. Geleceğin büyük ilim ve irfan adamlarından biri olmaya namzet bu kıymetli çocuğu, annesi pek müstesna bir titizlikle büyütmüştür. Günler geceleri, geceler gündüzleri kovalayıp dururken, Bahaeddin de bir gül gibi boy veriyordu. Günün birinde annesi elinden tutarak, evinin köşesinde itina ile koruduğu kütüphaneye götürdü. Biricik gözbebeğine hitaben: Yavrucuğum... Bu kitaplar babandan kaldı. Onları şimdiye kadar nice kimseler istedi, fakat vermedim. Sen gayret kanadını aç, oku ve çalış ta, babanın oğlu olduğunu göster, dedi.

Sultanü’l-Ulema İlim Yoluna Ayak Basıyor

Bahaeddin Veled, muhterem validesinin aralıklı nasihat ve teşvik edici sözlerinden kuvvet alarak kendisini o asrın en ileri gelen ilim adamlarından ilim tahsil ederek yetiştirmiştir. Bir gece, Belh de bulunan alim, müfti, müderris ve hatip yüzlerce kimse rüyada Alemler Sultanı, Kainatın Efendisi, Peygamberimiz Muhammed (s.a.v) Efendimizi gördüler. Fahri Kainat (s.a.v) bunlara:

Bundan böyle, Muhammed Bahaddine Sultanü-l Ulema diyeceksiniz,diye buyurmuştur. Sabahleyin, bu rüyayı gören bütün ilim adamları, Muhammed Bahaeddin Veled Hazretlerini tebrik etmek için evine geldiler. Heyecan ve göz yaşları ile tebrik edip, tazim ve tekrimlerde bulundular. Bu tarihten itibaren artık Mevlananın babası, SULTANÜL ULEMA diye anılmaya ve tanınmaya başladı.  Üstün zekası ve kabiliyeti ile genç yaşında müderris olmuş, tasavvuf mesleğinde kademe kademe ilerleyerek merhaleler aşmıştır. O, ülkelerde Sultan Veled diye  anılmaya ve şöhreti dillerde dolaşmaya başlamıştır. Her taraftan akın eden öğrenciler, müridler, bu genç bilginin medresesini doldurmakta idi. Dedeleri din uğrunda çalışmış, ahiret saltanatı kurmuşlardı. Şimdi ise, kendi o yolda yürüyor, insanlara mana ikliminden cevherler saçıyordu.

Sultanül-Ulema İlim Adamları Arasında

Bahaeddin Veled, babası ve dedeleri gibi ilim ve ibadeti dünya saltanatına tercih ederek, müderrisliğe devam edip talebelere ders okutur, halka vaaz ve nasihat ederek irşad ve tenvir ederdi. (nurlandırırdı) Çok muttaki, abid, zahid,  hudutsuz zevk ve neşe alan ehli sünnet itikadında, kitap ve sünnete bağlı fazla ibadet eden bir zat idi.

Sultanül-Ulema Dünya Evine Giriyor

Sultanül-Ulema evlenme çağına gelince annesi onu, Sultan Rükneddinin kızı Mü’mine Hatun ile evlendirdi. İnsanlık alemine fuyuzatı Muhammedi ve futuhatı Ahmediyyeden nur ve feyiz alarak yepyeni bir zevk, müstesna bir aşk, emsalsiz bir vecd getirecek olan Muhammed Celaleddin işte bu muhterem ve bahtiyar anadan doğmuştur. Mevlana Celaleddin hazretlerinin kendisinden yaşça büyük Alaeddin adında bir erkek ve Fatıma adında bir kız kardeşi vardı. Bahaeddin Veled, ikinci oğlu dünyaya geldiğinde, yüzünde gün ışığı gibi celal nurları parlayan bu çocuğunu pek sevmiş ve yatağında, şefkat damarlarından annelik sütünü emziren Mü’mine Hatunun kucağından alarak:

Mübarek olsun Muhammed Celaleddin. Bu çocuk hiçbir çocuğa benzemez ona iyi bak Mümine hatun, demiş ve adını böylece Muhammed Celaleddin koymuştu.

 


Mevlana Hazretleri’nin Belh’teki Çocukluk Günleri

Hz. Mevlananın çocukluk günleri Belh’te babasının yetişkin dervişlerinin arasında geçmişti. Baha Veledin dervişleri sık sık ilahi meclislerinde toplanırlardı. Mevlananın annesi, küçük oğlunun bu meclislere girmesinden çok hoşlanıyordu. Küçük Celaleddin, elinde ipek mendili, başında yeşil  takkesi, başı sağ omuzuna düşük, yanakları al al, uzun kirpikli, ışıklı gözleri süzgün, kendisini ilahilerin nağmesine kaptırıyor, durmadan hakkı zikrediyordu.

Sultanül-Ulema’nın Etkili Vaazlarından Bir Örnek

 Hak Teala bir Kudsi Hadiste: Ben Salih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve insan hayaline gelmeyen birtakım nimetleri hazırladım buyurur.

Bahaeddin Veled Hazretleri bir cuma günü Belh’de kapsamlı bir vaaz verir. Vaaz esnasında çok şevkli bir ortam hasıl olur. Verdiği mesajlar kalplere bir sır gibi yerleşir. Hadiste geçtiği üzere bu manayı izahla meşgulken:

Yüce Allah öbür dünyada iman sahiplerinin temiz amel ve güzel ahlakları karşılığında cennetler, köşkler ve huriler verecektir deyince, mescidin bir köşesinde iki büklüm oturan beli bükülmüş, sırtı kamburlaşmış bir ihtiyar usulca ayağa kalkarak:

Ey, müslümanların imamı. Bu cennetteki köşkler ve huriler iyi de O güzeller güzeli yüce Allah’ın ( c.c ) cemali kemalini görmeye ne zaman sıra gelecek?, diye sordu. Bunun üzerine şöyle konuştu Sultanül-Ulema:

Azizim bu huriler ve köşkler sembolü aklı kıt, idraki kısa insanlar içindir. Yoksa asıl mesele tabi ki dostun  cemalini görmektir.

O güzeller güzeli yüce Allah’ın cemalinin türlü türlü adları vardır. Hak erleri her yaratıkta yaradanı müşahede ve her zerrede hakikatlar güneşini mütalea ederler. buyurmuştur.

**

Çağdaşları tarafından dışlanıyor ama üstün geliyordu

Sultanül-Ulema devrinin en büyük âlimlerinden ve kibarı velilerindendir. Horasan dolaylarında bulunan halkın müşkillerini halletmesi için Bahaeddin Veled’e başvurduklarına ve ondan fetva istediklerine bakılırsa, kendisinin geniş bir dini kültüre sahip olduğu anlaşılır. Sürekli halka vaazu nasihatler eder, onları irşad ederdi. Vaaz ve dersleri çevrede derin tesirler yapıyor, bu dersler talebeler tarafından not edilerek Maarif adı verilen üç ciltte toplanıyordu. Bu dersler pek heyecanlı oluyor, dinleyenleri coşturuyordu. Bazı kereler, felsefe gibi önü ardı boş vesveseli ilimlerle uğraşanlara çatıyor, onları halkın önünde yeriyordu.

O günlerde felsefeciler ile tasavvufçular arasında geniş fikir ayrılıkları vardı. Belhin tanınmış filozoflarından Fahreddin Razi ve Sultan Muhammed Tekiş Harzemşah gibi bazı ileri gelenler, kaynağını Yunan felsefesinden alan ve temeli akla dayanan bir anlayışın içindeydiler. Sufiler ise hakikata ancak ilahi cezbe ile erişilebileceğini, bunun için de riyazetlerle ruhun saflaştırılması nefsin tezkiye edilmesi gerektiğini söylüyorlardı.

Nitekim o devirde birçok eser ve kemal mertebelerinin sahibi bulunan Muhyiddin-i Arabi hazretleri, Tefsir-i Kebir müellifi Fahreddin-i Raziye şöyle bir mektupla içinde bulunduğu hal ortamını hatırlatır, tuttuğu yolu bırakıp imalı bir şekilde Bahaeddin Veledin yoluna uymasını ima etmekte idi:

Ey kardeşim... Allah bize de size de başarı ihsan eylesin. Bize göre, zahirde ilim dallarını ikmal eden kimse, tam alim sayılmaz. Başka bir hal aranır. Bu hal, alimin ilmini Allah’dan vasıtasız olarak almasıdır. Alimin, ilmini almak için, nakle ve şeyhe ihtiyacı kalmayacak. Bir kimsenin ilmi, hocadan kapma veya nakilden ibaret ise, fani şeyleri bilmekten öteye geçemez. Bu şekildeki ilim, Hak ehli katında sakattır. Ömrünü fani şeylere veren, onların parçalarını sayıp döken, Rabbinden alacağı nasibi yitirmiş olur. Fani şeylere bağlı ilmi çalışma, insanın ömrünü tüketir, hakikate erdirmez. Kardeşim... Şayet sen, Hak ehli erenlerden birini bulup elini tutsaydın, elbet seni hakkın şuhuduna erdirirdi. Bu işlere dair ilmi ondan katıksız ilham yolu ile alırdın. Uykusuz kalma, yorulma ve didinme olmazdı.

Mektubun uzun olması konuyu uzatacağından sadece ilk bölümünü sunuyoruz.

**

Hazreti Mevlana’nın muhterem pederleri Belh’den hicret ettikleri zaman Bağdat’a gitmek üzere yola çıkmışlardı. Yollar menzil menzil dürülüyor, nereye varsalar oranın din uluları onları karşılıyor ve misafir etmek için can atıyorlar. Ancak Baha Veled hazretleri medreseden başka yerde konaklamıyordu. Kafile büyük bir tevekkül ve teslimiyet içerisinde Baha Veled’e uyarak yoluna devam ediyordu.

Günün birinde kafilesiyle beraber selametle Nişabur’a geldiler. Orada bilinen ve meşhur olan manevi büyüklerden Feridüddin Attar hazretleri ile görüştüler. Zaten Şeyh Attar hazretleri onların yolunu gözlüyordu. Nişabur’da iki hak dostu  birbirine kavuştular.

Takdim Olunan Hediye

Hazreti Mevlana o zamanlar henüz beş yaşında idi. Feridüddin Attar hazretleri Mevlanayı sevip okşadıktan sonra yüzüne bakıp onun keskin zekaya sahip olduğunu geleceğinin parlak, ilim ve irfanla insanlık alemine büyük faideler dokunacağını keşfederek duada bulundular.

Hz. Mevlanayı, Feridüddini Attar hazretleri sevip okşadığı zaman yaşını sormuş, fevkalade bir zekaya sahip olan küçük Mevlana Celaleddin cevaben: Hüda’dan bir yaş küçüğüm diyerek Arapça Hüda kelimesinin ebced hesabıyla 605 olduğunu ifade etmiş ve kendi yaşınında bundan bir sene aşağı olduğunu beyan etmişlerdir.

Hz. Mevlana Nişaburda iken bir rüya gördü. Rüyasında gayet nurani bir ihtiyarın altı adet dalı olan bir gül verdiğini babası Sultanül-Ulema hazretlerine anlatmış. Babası Sultanül-Ulema oğlunun rüyasını tabir edip:

Oğlum sana rüyanda verilen altı dallı gül senin altı cildlik bir kitap sahibi olacağına işarettir, demiş. Bunlar bu müzakerede iken, Feridüddin’i Attar hazretleri yanlarına gelerek, altı dallı gülün sırrına ulaşıncaya kadar bu kitap ile meşgul olursun diyerek, Hz. Mevlana’ya Esrarname (Mantık-ut-Tayr) isimli kitabı hediye edip, Mevlana hazretlerinin gördüğü rüyayı keşf etmiştir. Meğer Mevlana hazretlerinin rüyasında kendine altı dallı gül veren ihtiyar, Feridüddin Attar hazretleri imiş. (Allah cc. hepsinden razı olsun). 

Hz. Mevlana’nın daha sonra Mesnevisinde çokça faydalandığı bu eserin sahibi Şeyh Attar hazretleri babası Baha Velede:

Umarım ki senin bu oğlun, alemde yanacak gönülleri yakın zamanda ateşleyecektir, diye sohbetleri esnasında müjde vermişti.

Nihayet buradan ayrılık vakti geldiğinde, şeyh Attar hazretleri yaşlı gözlerle kervanı uğurlarken küçük Celaleddin’i kastederek:

Hayret bir ırmak kocaman bir okyanusu peşine takmış götürüyor, diyerek, Mevlana’ya karşı hayranlığını belirtmekte idi. Bu büyük hak dostu Moğol saldırıları esnasında şehit edilmiştir.

 


Bağdat Hak Dostlarını Kucaklıyor

Bahaeddin Veled hazretleri, Bağdad’a girerken kervana doğru hızla gelen askerler tarafından durdurulur.

İçlerinden bir muhafız:

Nereden gelip, nereye gidiyorsunuz? diye sorar.

Bahaeddin Veled hazretleri:

Allah’dan geldik, Allah’a gidiyoruz. Allah’dan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur ki, bizi durdursun. Biz mekansızıktan gelip, mekansızlığa gidiyoruz, şeklinde ilginç bir cevapta bulunur.

Aldıkları cevap karşısında şaşkınlığa düşen komutan, bu durumu Bağdad’da bulunan Halife’ye rapor eder. Halife, Bağdad’ın tanınmış bilginlerinden Şeyh Şihabüddin Sühreverdi (k.s)’i sarayına davet ederek, bu sözün hikmetini sorar. Sühreverdi hazretleri de:

Bu sözleri, ancak Belhli Bahaeddin Veled söyleyebilir. Çünkü bu asırda ondan başka biri ne bu çeşit söz söyler, ne de bu tarzda bir dil kullanabilir cevabını vererek, hemen müridleri ile birlikte Bahaeddin Veled’i karşılamaya giderler.

Bahaeddin Veled’in Nişabur yoluyla Bağdad’a geldiğinde, orada büyük bir merasimle karşılanması, O’nun şöhretinin Belh şehrinin dışına taşarak, çok geniş bir bölgeye yayıldığını göstermektedir. Bağdad’da onu karşılayanlar arasında Şeyh Şihabüddin Sühreverdi (ks)’de bulunuyordu. Sühreverdi katırından inerek, Bahaeddin Veled’e gereken hürmeti gösterdi ve hangahına (tekkesine) davet etti.

Sultanül-Ulema:

İmamlara medresede oturmak daha münasiptir diyerek, Mustansıriyye medresesinde kaldı.

Bir Kimsenin İslam Âlimleri Arasında Sayılı Bir Mevkiinin Tescili

Hadisi şerifte buyurulduğu üzere: Akıllı kimse odur ki, nefsini Allah’a (c.c) karşı köleleştirir ve ölümden sonraki hayat için amel işler. Bir kimsenin İslam alimleri arasında sayılı bir yere sahip olması, hadisteki bu manayı üzerinde toplamasına bağlıdır.

Bahaeddin Veled hazretlerinin yaşadığı döneme bakıldığında görülür ki, İslami ilimler sürekli olarak gelişme kaydetmiş, gelişen ilimler kendi sahasında bölümlere ayrılarak, kendi içinde müesseseleşmiştir. Bu müesseselerde ihtisas yapan birçok seviyeli alim yetişmiştir. Bu bilginler İslam coğrafyasının her tarafında etkili olmuşlar. Fakat; Baha Veled’in askerlere verdiği cevabı, yaşadığı asırda ifade edecek kudrete sahip bir başkasının bulunamayacağı, Şeyh Sühreverdi (k.s) gibi ünlü bir bilgin tarafından belirtilmesi çok ilginçtir. Bu, O’nun hem ilminin ve hem de Allah’a (c.c) olan bağlılığının en açık belirtisidir.

Bahaeddin Veled Bağdad’da üç gün kalmıştır. Hatta Bağdat’ın en büyük camisinde geniş bir halk kitlesine hitab etmiştir. Saatlerce süren bu etkili vaazında başta Halife olmak üzere halk gözyaşları içerisinde kalmıştır. 

Bu süreç içerisinde şöyle ilginç bir durum anlatılır:

Bağdat’ta kaldıkları sürece Mustansırıyye medresesine yerleştiler. Adet olduğu üzere medresenin kapıları her gece kilitlenirdi. Küçük Mevlana gece yarısı eline abdest ibriğini alıp medresenin kapısına geldiği zaman Allah’ın izni ile kapı açılır, o da ibriğine Dicle nehrinden su doldurup abdest için babasına getirirdi. Bir defasında kapıcı bu hadiseye vakıf olup, bazı kimselere de söyledi. Mevlana’nın babası bunu duyunca kapıcıyı çağırıp, bu hali kimseye söylememesini tavsiye etti.

Küçük Mevlana Celaleddini melekler, Allah’ü Teala’nın Ricali Gayb ismi verilen evliya kullarının ruhları ziyaret ederlerdi. Onlarla konuşur arkadaşlık ederdi. Görünüşte tanımadığı bu kimselerin böyle sık sık görünmelerinden dolayı mübarek benizleri sararıp solardı. Babası Sultanül Ulema hazretleri renginin bu değişikliğinin, melekler ve evliyaların, oğlunu ziyaret etmeleri sebebi ile olduğunu bildiği için, müteessir olmaz hatta memnun bile olurdu. Talebelerinden bir kaçını oğluyla meşgul olmaları için vazifelendirip buyururdu ki:

Oğlum Muhammed Celaleddin’e görünen şahıslar Allah’ü Teala’nın çok sevdiği kullarıdır. Şefkat ve merhametleri sebebiyle oğluma görünüp onunla sohbet ediyorlar. Melekler alemini gezdirip gösteriyorlar. Her ne kadar bunlar iyi şeyler ise de oğlum daha küçüktür. Kendisini zaptedemeyip, aklına bir arıza gelmesinden korkarım. Bunun için sizler onun heyecanlanmasına engel olunuz derdi. Babası, oğlunun bu durumlarını kendi irfanı ile anlayıp sezecek kadar hem zahiri ilme sahip ve hem de manevi bilgilere haiz bulunmakta idi.

Kendisinden böyle kerametlerin nakledilmesine gelince: Kendisinin şeriate son derece bağlı olması, O’nun yüce kerametlere eriştiğinin en açık göstergesidir. İlmi ile amel ederek bir bütün teşkil eden bu zatın her sözü bir hikmet, her bakışı bir ibret, her nefesi sayısız kerametler ifade eder. O’nun tezgahından çıkan insanların kamil birer insan oluşları, bunun en açık göstergesidir.

Hac Yolundalar

Kervan bundan sonra Kufe yolu ile Hicaz bölgesine hareket etti. Kabeyi Muazzamaya gelerek hac mevsimine kadar o mübarek makamda ibadetle meşgul olmuşlar. Daha sonra hac mevsimi gelince hac ibadetlerini eda etmişler ve oradan Medine-i Münevvereye gelerek, iki cihan güneşi Hz. Muhammed Mustafa (sav) efendimizi ziyaret edip, oradan hasretle ayrılarak Şam’a doğru yönelirler. Haccı tamamladıktan sonra dönüşte Şam’a uğrarlar. Şam halkı, Baha Veled’i şehrin dışında karşıladı ve şehirlerinde kalmalarını rica ettiler. Baha Veled:

Hak Teala, yurdumuzun Rum topraklarında olmasını irade buyuruyor. Durağımız Konya şehri olacaktır. Zira bu belde bizi çekiyor diyerek iltifat ettiler.

**

Bitmek Bilmeyen Yolculuk ve Hikmetli Anılar

Yolculuk esnasında istikametleri Halep ve Malatya yolu ile Erzincan’a uğrar. Bu yolculuk esnasında Bağdat’ta Mevlana Evhadüddin Kirmani, Sadüddin Hamavi ve Şam’da Muhyiddin Arabi gibi büyük alimlerle tanışmışlardır. Erzincan hükümdarı Fahreddin (Behremşah) ve hanımıİsmeti hatun Akşehir dolaylarında onları karşıladılar. Kendisini Erzincan’a davet ettiler. Fakat onlar Akşehir’de kalmayı tercih ettiler. Burada dört sene kalarak, bu civarın sınır olması dolayısı ile huzursuzluğunu bahane ederek, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Larende’ye bugünkü Karaman vilayetine geldiler. Bu haber onlar gelmeden birkaç gün öncesinden duyulmuştu. 
Anadolu Selçuklularına bağlı bulunan Larende Emiri, Emir Musa Bey, bu değerli misafirleri hürmetle karşılamış ve Sultanül-Ulema adına bir medrese yaptırarak, hem orada ikamet etmelerini, hem de tedrisat ile meşgul olmalarını sağlamıştır. Burada yedi sene kadar kalarak, yaptırılan medresede ders okuttu. 

Hz. Mevlana Yetişip Büyüyor

Bu arada Mevlana Celaleddin-i muhterem anne ve babaları büyük bir itina ile yetiştiriyorlardı. Belh’den çıkışları muhtemelen 1214 yılı esas alınacak olursa ki, bu tarih Cengiz’in ordularının Horasan’a girip, Belh şehrini ve diğer yerleri tahrip ettiği yıldır. Onların gelmesinden az bir zaman öncesi hicretin gerçekleştiğini düşünürsek, o zaman Hz. Mevlana yedi yaşlarındadır. Yolculuk müddeti ise, Larende’ye geldikleri zaman yedi veya muhtemelen dokuz yıl sürmüş olması gerekmektedir. Larende de yedi sene kaldığı süre içerisinde, gençliği, evliliği burada gerçekleşmiş, çocukları burada dünyaya gelmiştir. Bundan sonra, Konya’ya göçmüşler ve birkaç yıl süren ilim tahsili haricinde hayatını Konya da geçirmişlerdir

Karaman da Kalıcı Hizmetler Başlıyor

Sultanül-Ulema hazretleri burada da halkı nurlandırıp ilim talebelerine dersler vermeye başladı. Az zamanda Larende (Karaman) ilim ve irfan merkezi haline gelip, pek kıymetli ilim adamları yetiştirdi. Bölgede Bahaeddin Veled’in şöhreti günden güne artarken, Mevlana da büyüyerek delikanlılık çağına girmişti. Tahsil ve terbiyesi ile bizzat babası meşgul oldu. Yaşı on dokuza geldiğinde, kendileri ile beraber hicret eden Hoca Şerafeddin efendinin kızı Gevher Hatun ile evlendiler. 1225 yılının baharında nikahları kıyılarak dünya evine girdiler. Oğulları Sultan Veled ile Alaeddin Çelebi bu hanımdan ve Karaman’da dünyaya gelmiştir. 

Ayrılık Acısı Karaman’da Gerçekleşiyor

Hz. Mevlana’nın bu mutlu düğününden kısa bir süre sonra, Baha Veled’in tek hanımı Mü’mine hatun vefat etti. Onu, Mevlana’nın ağabeyi Alaeddin takip etti. Baha Veled, biri vefakar eşi, diğeri sevgili oğlu olan iki kıymetli varlığını, Karaman topraklarına bıraktı. Bu iki büyük kayıp, Baha Veled’i can evinden yaralamıştı. Hoca Şerafeddin Lala’nın eşi ile Mevlananın ninesi de kısa bir süre sonra, bu iki mezarın yanında yer aldı. Evvela Selçuklular tarafından annesinin kabri üzerine bir kubbe yapılmış, daha sonra ise, kabri de içine alan bir cami yapılmıştır ve halen mevcuttur. 
  
Acının Ardından Oluşan Sevinç

Baha Veled’in geçirdiği bu acı dönemin ardından kısa bir zaman sonra, Hz. Mevlananın ilk çocuğu Sultan Veled ve ikinci çocuğu Alaeddin Çelebi dünyaya birer teselli güneşi gibi geliverdiler. Mevlana ilk çocuğuna babasının ismini, ikinci çocuğuna da ağabeyinin ismini verdi. Bu iki sevimli yavru, acıları unutturmuştu.
Büyükbabaları Baha Veled’in şefkat dolu kucağında büyüyor, Larende bahçelerinde gezip oynuyorlardı. 

Vefa Şehri Konya’ya Hareket

O tarihlerde Konya, Selçukluların baş şehri idi. Selçuk hükümdarı Sultanül-Ulema hazretlerine bir mektup yazarak, Konya’ya yerleşmesini ve ilim neşrine katkıda bulunmasını birkaç kez teklif eder. Sultanlarla arası pek iyi olmayan Baha Veled, bu teklifi kabul etmedi. Teklifin reddolunması Hükümdara çok ağır gelmişti. Araştırmacıların bildirdiğine bakılırsa, bu Hükümdarın, zaman zaman içki içtiğine dair hakkında rivayetlerde bulunulmuş olduğu için, Bahaeddin Veled O’nun emri altında bu işi yürütmek istemiyordu. Hükümdarın ısrarlı teklifinden sonra Baha Veled hazretleri Emir Musa efendiye bir mektup yazdırtıp: 

İçki içmek ve daha buna benzer şeyleri terketmediği müddetçe, Konya’ya gelmeyeceğim, şeklinde cevap verdi. İşte ilim sahibi, Padişah da olsa onlara karşı nasıl metanet ve cesaret gösterileceğini bilen ve bu hususta örnek teşkil eden kimsedir.


Nihayet Sultan bu ağır itham karşısında tevbe etme fırsatı bulmuş ve böyle büyük bir ilim adamının bereketinden mahrum olmak istememişti. Bundan sonra Sultanül-Ulema Konya’ya gitme zarureti hissetmiş ve hazırlıklar tamamlanarak artık Karaman’a veda edilmişti. 1228 yılının ılık bir bahar gününde Larende halkı üzüntülerini gönüllerine akıtarak yollara dökülmüştü. Baha Veled Larende’de toprağa verdiği aziz sevgililerini kabirlerinde ziyaret ederek ruhlarına fatihalar yolladı. 

 


Genç Mevlana Babasının İzinde Konya’ya İlerliyor

Kafilenin yola çıktığı haberi Konya Sultanına ulaşınca, devletin ileri gelenlerini alarak karşılamaya çıkmışlardı. Kafile karşıdan görününce, Hükümdar atından inerek sonsuz bir saygı ve hürmetle Sultanül-Ulemanın yanına gelerek yaya olarak yürümek istedi ise de Bahaeddin Veled’in ısrarı üzerine atına bindi ve beraberce şehre girdiler. Selçuklu Sultanı kıymetli misafirini sarayda ağırlamak istedi ise de, o buna razı olmadı.

İmamlara medrese, Şeyhlere (hankah) tekke, Emirlere saray, Tüccarlara (han) hotel, başıboş gezenlere zaviye, gariplere ise kervansaraylar münasiptir, diyerek o dönemde Konya’da tek medrese olan BUGA medresesinde misafir oldu. Artık Konya’da bu tarihten itibaren muazzam bir şerefe kavuşmuş ve ilim aleminde bambaşka bir devre girmişti.

Nükte: İslam kültürü, asırlardan bu yana şu iki sınıf topluluğun gayretleri ile korunmuş ve bizlere kadar da emanet olarak tevdi edilmiştir. Bunlar: Dini ilimleri öğrenmek ve öğretmekle meşgul bulunan şerefli alimler ile İslami edebleri yaşayan Tarikat meşayihi bulunan Kamil Mürşidlerdir. Allah’ın (cc) bu iki sınıfa lutfettiği nimetler sayesinde İslam ayakta kalmış ve diğer dinler gibi bozulup gitmemiştir. Alimlerin okuttuğu bilgiler, Tarikat şeyhleri tarafından pratikte yaşanır hale getirilerek, büyük bir kültür hazinesi oluşmuştur.

Baha Veled hazretlerinin o günlerde nasıl bir eğitim metodu uyguladığı hususunda elimizde yeterli bilgi bulunmamakta ise de, o zaman ki metod medreselerdeki klasik eğitimden ibaret idi. Ancak o devrin kaleme alınmış müstesna eserleri gözden geçirildiği takdirde, büyük ilim adamlarının varlığı düşünüldüğünde, o günkü medreselerin toplumun izzet ve şerefini güçlendiren ilmi bir müessese olduğu hemen anlaşılır. Devrin büyük devlet adamları, komutanlar, yöneticiler, bilginler hep bu medreselerde yetişerek ülkelerinin izzet ve şerefini korumaya çalışmışlardır. Hz. Mevlana bu dönemde böyle şerefli bir ortamda yetişmiş, babasının medresesinde tahsilini tamamlamış ve genç yaşta ilim sahipleri arasına girmişti.

Bahaeddin Veled’in Rabbine Vuslat Zamanı

Sultanül Ulema hazretleri hayli ihtiyarlamıştı. Bazen Padişahın sarayına gider onunla sohbet ederlerdi. Ekseri vakitlerde halka vaaz ve nasihatlarla onları nurlandırırdı. Bir gün Selçuklu Hükümdarı Alaaddin Keykubat ile birlikte şimdiki Mevlana türbesinin bulunduğu yerden geçiyorlardı. Burası o tarihte Padişaha ait gül bahçesi idi. Etrafta güller açmış, sünbüller kokar, bülbüller öterdi. Sultanül-Ulema bineğinin başını çekerek, buradan yarınki oğul ve torunlarımızın kokusu geliyor demişti. Bunu gören Padişah hemen o günden itibaren orayı vakfetti. Evvelce sultanların gül bahçesi olan bu yer, bundan sonra aşıkların ve ariflerin, irfan ve aşk bahçesi oldu.

Her faninin bu geçici alemden göç ettiği gibi Sultanül Ulemada şimdi ahirete giden kervana iltihak etmek için nöbetini bekliyordu. Ömrü boyunca bekleyip, hasretini çekdiği Dostuna Vuslat  saatini sabırsızlıkla gözetiyordu. Çünki arifler için ölüm, ebedi hayat ve sonsuz saadetin kapısıdır. Vakti gelince hastalandı. 18 Rabiulahir 628 (12 Şubat 1231) Cuma sabahı mevlasına ve cennetteki yüksek makamına kavuştu. Cenazesi hürmet ve saygı ile halkın, aşıkların ve yakınlarının çoşkun göz yaşları ile kaldırılarak, dini merasimin icrasından sonra şimdiki türbedeki yerine defnedildi. Vefat ettiğinde yaşı seksen civarında idi. Genç Mevlana ise yirmi dört yaşında bulunmakta idi.

Genç Mevlana Babasının Vefatından Sonra Teselli Arıyor

Baha Veled (k.s) can ve beka yurduna göçmüştü, ama geride kendisinden daha parlak bir yıldız bırakmıştı. Mevlana Celaleddin... Kutup yıldızı gibi ışıldayan bu ilim ve irfan cevherinin yanında, daha sonra nice yıldızlar sönük kalacaktı. Hz. Mevlana kıymetli babasının vefatı sebebi ile derin bir üzüntüye girmiş ve teselli bulmak ümidi ile, Larende’ye kayın babasının yanına gitmişti.

Sadreddin Konevi Ve Mevlana

Konya’da bulunan zamanın en büyük Tefsir, Kelam ve Tasavvuf alimlerinden Sadreddin Konevi Hz.leri, 1210 yılında  Malatya’da dünyaya geldi. Henüz iki yaşındayken babasını kaybetti. İlahi takdir onu babadan ayırmıştı. Sadreddin Konevi babadan yetim kalınca annesiyle birlikte  Konya’ya geldi ve hiç beklenmeyen bir saadetin kucağına düşüverdi. Muhiddin Arabi Hz.leri Sadreddin-i Konevi'nin annesini nikahladı. Sadreddin Konevi Hz.lerini manevi terbiyesiyle yetiştirdi.

Gönül fezasına açılan kapıların anahtarını  Muhiddin Arabiden aldı. Hadis ilminde eşi bulunmaz bir bilgin haline geldi. Mevlana Hz.leri, Sadreddin-i Konevi Hz.lerinin ders halkasına katılarak hadis ilmi tahsil etmiştir.

 

Hocası Sadreddin-i Konevi Hz.leri anlatıyor; Rüyamda Fahri Kainat (sav) Efendimizi gördüm. Yanlarında Ashabı Kiram ile medreseye teşrif etmişlerdi. Sofanın ortasına oturdular. Bu sırada, Mevlana Celaledin Rumi de oraya gelip uygun bir yere oturdu. Peygamber Efendimiz(sav) Mevlanaya çok iltifat ettiler ve Hz. Ebu Bekir’e (ra) dönerek:

Ya Eba Bekir. Ben  Celaleddin ile diğer peygamberler arasında öğünürüm. Çünkü onun öğrendiği ilim, işlediği amelin feyiz ve nuru ile ümmetimin gözleri aydın olur. O benim oğlumdur buyurdular ve Mevlanayı sağ tarafına oturttular.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz bu rüya ile talebelerimden Mevlananın derecesinin yüksekliğini işaret buyurdular. Bu durumu diğer talebelere anlattım ki, O’nun hatırını gözetip ilminin yüksekliğini anlatsınlar.

Bir gün büyük bir ilim meclisi kurulmuş ve Konya’nın büyükleri orada toplanmışlardı. Sadreddin Konevi de orada bir seccade üzerinde oturuyordu. Mevlana Hz.leri içeri girince, seccadeye oturmasını teklif etti. Bunun üzerine Mevlana, haya ve edebinden, mahviyyet ve tevazuundan:

Terbiyesizlik edip de  sizin seccadenizin üzerine oturursam, kıyamette bunun hesabını verebilirim, deyince..

Hocası, Sadreddin Konevi Hazretleri de:

Senin oturmakta fayda görmediğin seccade, bize de yaramaz deyip, seccadeyi oradan kaldırdı.

Şeyh Muhyiddin den sordular ki:

Şeyh Sadreddin Konevi hazretleri, Hazreti Mevlana için ne derdi?

Cevaben dedi ki:

Vallahi bir gün, Fahreddin Iraki, Şerafettin-i Musuli, Şeyh Fergani ve daha bazı büyükler oturuyorlardı. Hazreti Mevlanadan söz açıldı. Şeyh Sadreddin buyurdular ki:

Eğer Beyazid-i Bestami, Cüneydi Bağdadi bu zamanda olsalardı; Mevlananın örtüsünü taşımayı, canlarına nimet bilirlerdi.

Bir gün, Mevleviyandan bir çokları, Hazreti pir Mevlanadan imam olmasını rica ettiler.

Hz. Mevlana cevaben:

Biz, Ebdal kişileriz her gece oturur kalkarız. İmamete ise erbabı tasavvuf ve ehli temkin bir kimse layıktır deyip, Şeyh Sadreddin Konevi Hazretlerine işaret etti. O imam oldu. Daha sonra buyurdular ki:

Kim, bir müttaki imamın arkasında namaz kılarsa, bir peygamber arkasında namaz kılmış gibidir.

Tirmizli Seyyid Mevlanayı Teselli Etmeye Geliyor

Üstadının vefatı kendisini derin üzüntüye sevkeden Tirmizli Muhakkik Seyyid Burhaneddin Hazretleri, memleketi olan Tirmiz’den yola çıkarak Konya’ya gelmişti. Bazı kaynakların bildirdiğine göre o günlerde  Tirmiz’den yola çıktığını ve keramet hissi ile Üstadının vefatını memleketi olan Tirmiz’de kendi medresesinde öğrendiğini bildirmektedirler. Muhakkik Tirmizi, bu vesile üzerine Konya’ya hicret eder. Bir mektup yazıp Mevlanayı Karaman dan Konyaya çağırır. Hemen o gün Konyaya dönen Mevlana, Seyyid Burhaneddini bularak elini öper ve kendi medresesinde misafir eder. O günden sonra Mevlana Hazretleri Seyyid Burhaneddinin manevi terbiyesine girer. Babasından boşalan kürsüyü Üstadına teslim ederek, önünde saygı ile diz çöker. Burhaneddini Muhakkik, üstad yadigarı Muhammed Celaleddini bağrına basar, o ise babasına kavuşmuş gibidir.

Hz. Mevlanayı Olgunlaştıran Günler

Hz. Mevlana bu zamana kadar ilim sahiplerinin arasında yetişmiş sayılı bir ilim adamı idi. Genç Mevlana zekası, dersleri, fetvaları, vaazları ve ahlakı ile kısa zamanda pek büyük bir şöhret kazanmış ve kendisine Molla-i Rum / Anadolunun Alimi lakabı verilmiştir. Babasının vefatının ardından kavuştuğu çocukluk lalası Seyyid Burhaneddin hazretleri bu defa onu Marifetullah  iklimine ulaştırmak üzere zahir ilimlerinde önce bir imtihandan geçirmiş ve daha sonra, aldığı güzel ve olumlu neticeden sonra, manevi ilim yollarını elde etmesi için usuller göstermeye başlamıştır. Hz. Mevlana da bu usullere harfiyyen uymaya çalışmıştır. Aralarındaki ilişki hakiki bir mürid ve mürşid ilişkisi gibidir.

Hz. Seyyidin Mevlanayı Keşfi

Her erkek ve kadın nasıl ki nesillerini devam ettirecek bir erkek evlad yetiştirmek arzusu ile bütünleşir ise, Alimlerde ilimlerini verecekleri şahısta kabiliyet olup olmadığına dikkat ederler. Kabiliyet olmayan kimseye ilim öğretmeyi, ilme yapılan ihanet olarak nitelendirirler. Küçük yaşta lalalığını üstlendiği Mevlanayı ta o zamanlarda keşfetmiş ve gelecekte büyük bir ilim adamı olacağını sezmişti. Aradan geçen yılların ardından gelişip büyüyen ve babasının talebeleri arasında seçkin bir hüviyete haiz bulunan genç Mevlanayı, ilme ve marifete ehliyetli olarak bulmuş ve:

Evladım, baban Sultanül-Ulema idi. Senin de o  mertebeye-rütbeye erişeceğine şüphe etmem. Bununla beraber, bir de hakikat ilmine çalışman gerekir ve o ilim bendedir diyerek, zahir ilimlerinin yanısıra batın ilmi olan Ledün ilmine kavuşmasını öğütlemekte idi.

Hz. Mevlana Aradığı Gönül Gıdasına Kavuşuyor

Hz. Mevlana Seyyidin sohbet ve nasihatlerinin çok etkisinde kalıyor ve her ne kadar çağının ilimlerinden çoğuna ulaşmış olsa da Hz. Seyyidin dilinden dökülen mana incilerini işittikçe, eksikliğini anlıyordu. Bu kavuşmadan sonra Hz. Seyyid ile dokuz sene birlikteliği olmuştur. İlk bir yıl içerisinde Seyrü Süluke  başlangıçta bulunmuşlar ve bu birliktelik esnasında Hz. Seyyid, Mevlanaya evvela tasavvufta Erbeiyn denilen kırk günlük bir halvet çıkarttırmıştı. Hz. Mevlana buraya kadar ki olan hayatını kendi diliyle Hamlık diye nitelendirir.

Hz. Mevlana şu sözleri ile kamil bir mürşide ihtiyacın lüzumunu kendi anladığı gibi anlatır:

Uyanık ol. Bir gönüldaşdan gönül gıdasını al. Gönlünü onunla gıdalandır. Yürü İkbali, bir ikbal sahibinden öğren, diyerek gönül ilminin, bir gönül ehlinin gönlünü kazanmadan elede geçmeyeceğini belirtir.

Hz. Mevlana İlim Tahsili İçin Konya’dan Ayrılıyor

Hz. Mevlananın yaşadığı çağda, zamanın en yüksek medreseleri Halep ve Şam da idi. Hz. Seyyid bu hususta genç müridi Mevlanaya yol göstererek, yanına birkaç tane müridi ile birlikte ilim tahsil etmesi için bu diyarlara gönderir. Hz. Mevlananın yanında bir yıl kalan Seyyid hazretleri, bu süre içerisinde Mevlananın manevi terbiyesi ile alakadar olmuş ve onu ilim tahsil etmeye yolladıktan sonra, kendisi de Kayseriye dönmüştür.

Halep Tevazu Kanadını İlim Meraklılarına Açıyor

Halep yolculuğu Mevlana için kökü derinlere uzanan ve dalları semaya yükselen bir ağaç misali olmuştur. O zamana kadar aldığı bütün bilgiler iç dünyasında hamur şeklini almış ve pastanın nasıl yapılacağı hususunda tam bir sonuç gerçekleşmemişti. Bunun gerçekleşmesi için Halep ve Şam diyarlarına gitme ihtiyacı hasıl olmuştu. Bu diyarlar o zamanlarda bu coşku ile yananlara lazım olan gıdayı bağrında yetiştiriyor ve gelenlere bu gıdayı sunuyordu.

Hz. Mevlana Halepte o dönemin meşhur Fakihlerinden Kemaleddin ibni Adim namında bir fakihin, Halaviyye medresesine yerleşmiş ve bir iki yıl kadar burada gereken ilmi tahsilini tamamlamış ve Üstadı onun üstün zeka ve kabiliyetine olan memnuniyetini ifade etmişti. Zaten babasının çok kıymetli bir alim olduğunu bildiği için, Hz. Mevlanaya özel bir ilgi göstermişti.

Şam İlim Ehlini Şiddetle Kendisine Davet Ediyor

 Moğol akınları sebebi ile yurtlarından edilen birçok kıymetli ilim adamı, İslam coğrafyasında emin olan beldelere hicret etmişler ve Şam, ilim adamlarının hicret merkezi haline gelmişti. Devrin ünlü mutasavvıfı Muhyiddin-i Arabi (ks) da Şam da bulunuyordu. Bundan başka Sadeddin Hamevi, Evhadüddin Kirmani, Osman-ı Rumi gibi değerli ilim adamları ve daha birçokları vardı. İslamda alimlerin yeri ve kıymeti öyle büyüktür ki onlara yapılan tazim ve hürmet Allah Tealaya (c.c) yapılan tazim ve hürmetle eşdeğerde kabul edilir. Bir hadiste buyurulduğu üzere: Saçı ağarmış müslümana, hükümlerini çiğnemeyen okumayı terk etmeyen Kuran hafızlarına ve adaletli hükümdara ikram etmek Allah’a saygı sayılır”

Hadislerde belirtildiğine göre birçok kargaşalarla dolmuş şu dünyanın sadece iki tane değeri bulunmaktadır. Hak Teala bu iki yüce değer sebebi ile dünyayı koruyor. Bunlardan birisi: Allahın zikrini öğreten Ulema ile diğeri de Allahın sırlarını öğreten Evliyadır. Her iki sınıftan da mesleklerinde nüfuz sahibi mübarek zatlar bu beldelerde ilim nuru ile çevreyi aydınlatıyorlardı.

Âlemlerin efendisi bu hususa işaret etmek üzere:

Dikkat edin. Dünya ve içindekiler lanetlenmiştir. Ancak Allahı zikretmek ve ona vesile olan şeyleri öğrenmek ve öğretmek, bunun dışındadır buyurmuşlardır.

Mevlana Şamda Mukaddemiye medresesine yerleşerek çağının ilimlerini elde etmeye koyuldu. Zamanın alim ve evliyasıyla sohbet edip onlardan da ilim öğrendi. Onların teveccühlerini kazandı. Şam medresesinde iken zaman zaman Hızır aleyhisselam ile görüştü. Hızır (as) bu sohbetinden Hz. Mevlanayı da faydalandırmıştır. Zaman zaman oluşan müşkillerini sohbetleri anında çözerdi. Böylece zamanın bütün fenleriyle bütünleşmeye başladı. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Mantık, Fen, Tıp gibi zahiri ilimlerde mütehassıs oldu. İlim adamlarından yeterlilik ve ihtisas belgesi niteliğinde diplomalar aldı.

Bu haleti ruhiye içerisinde iken artık memleketine dönmeyi amaçlamakta idi.

 


Şems-i Tebrizi İle İlk Karşılaşma

Mevlana hazretleri Şam da iken bir gün pazar yerine girmiş dalgın dalgın dolaşırken kalabalık insan topluluğu arasında acaip kılıklı bir kimse kolundan tutup yanına çekerek:

Ey dünya sarrafı beni anla... der ve kaybolur.

Mevlana hazretleri irkilerek bakakalır. Tanımadığı bu meçhul adam kimdir?

Bu meçhul insan en büyük Mürşidi Şemseddin Tebrizidir. Bir zaman gelecek,bambaşka bir ufka pencere açarak Mevlanayı asıl maksadına ulaştıracaktır. 

**

Birçok insan bir Allah dostunun ziyaretinde bulunmanın zevkini içinde yaşamak için dünya hayatında olmasa da vefat etmiş zatların kabri başına giderek ziyarette bulunur. Kimbilir o Velinin yanında kaldığı an taşıdığı duygu kişiyi hangi hale ulaştırır?

Vefat etmiş zatların bu şekil ziyaretleri insan için manevi bir gıda olur da ilimde derinleşen kimseler bunun ne ifade ettiğini farketmez mi?

Onların ölüleri böyle hayat sahiplerine tesirli iken dirileri tesirsiz olur mu?

Elbette Hak Teala (c.c) dostluk kurduğu kimseleri mahcub edip mahrum bırakmaz. Nimetlerini onlardan esirgemez.

Hz. Mevlana her ne kadar ilim rütbesine erişse de içinde şeyhinin bıraktığı derin tesirler mevcuttu. Şimdi babasından sonra kaybettiği en kıymetli varlığının ızdırabını nasıl dindirecekti. Gönlünü ne ile teselli edecekti. Üstadını değil görmek onu düşünmek bile ona gıda olmakta idi. Şimdi en mühim gıdasını kaybetmişti. O bunun acısı ile yanıp tutuşurken Hz. Seyyid ise alemi nuru ile aydınlatacak mühim bir zat yetiştirmenin şevki ile Rabbine kavuşmuştu. Onların taşıdığı en mühim endişelerden birisi de hayırlı bir eser bırakamama endişesidir. Nitekim hadiste belirtildiğine göre: Kim Allah yolunda bir eseri bulunmadan Allah’a kavuşursa, o kimse sakat olarak Allahın huzuruna çıkar. Böyle kıymetli bir eser bırakarak bu alemden gitmenin şevk ve heyecanı Hz. Seyyidi rahatlatmıştı.

İmam Şaraninin üstadı, Ümmi Ali Havvas (ks) buyurdu ki: 

Eğer bir üstadı ömründe sadık bir müride rastlar ve bulursa, o mürid, o üstad için elmastan ve mücevherden kıymetlidir. Yine sadık bir mürid de, nasihatçı kamil bir üstad bulursa bu üstada onun için elmas ve mücevherden daha azizdir.

İnsanın dünyada şu kısacık ömründe kendini olgunlaştıracak kamil ve ehliyetli birisini bulması yüce Allahın (cc) ne büyük bir lütfudur. Kamil bir zat için sahip olduğu güzellikleri yaşatacak kabiliyetli bir kimse bulunması da böyledir. Nitekim bu durum Hz. Seyyidin Mevlanaya olan tutkusunu vefatı öncesi dile getirişinde açık bir şekilde görülür:

Oğul, dünya ve ahirette Allaha Hamd olsun ki zayıf çelimsiz-güçsüz olan bu kul senin eşi bulunmaz bir er olduğunu görmek saadetine erişti. Haydi yürü de insanların ruhunu taze bir hayat ve ölçülemeyecek bir rahmete boğ. Bu suret aleminin ölülerini, kendi mana ve aşkınla dirilt, diyordu.

Seyyid Burhaneddin Hazretleri yokluk yurdu olan dünyadan varlık yurdu olan ahirete göç edince, Mevlana Hazretleri yapayalnız kalmış ve Rabbine gece gündüz yüz tutarak aşk ve muhabbetle zikir ve fikirle meşgul olmuştur. O devirlerde Konya geniş bir ilim muhitine sahip olup, ilim adamına geniş saygı ve hürmet gösterilir ilme ehemmiyet verilirdi. Şöhretli bilginlerden Şemseddin-i Mardini, Kadı Siraceddin-i Urmevi, Kutbeddin-i Şirazi, Sadrettin-i Konevi, Mevlana Celâleddin-i Rumi gibi kıymetli alimler medreselerde yüzlerce talebe okutuyor camilerde vaaz ve nasihatlarıyla halkı nurlandırıyorlardı.

Mevlana Hazretleri de şehrin en büyük medresesi olan Altun-Aba (İplikçi) medresesinde yüzlerce talebeye ders okutuyordu. Her sabah talebelerinden ikisi Mevlanaya mahsus bir katırı eğerliyerek evine getirip Mevlanayı bindirerek medreseye götürür ve akşam olunca da evine tekrar getiriyorlardı.

Mevlananın ilk hanımı olan Gevher hatun genç yaşta vefat etmiş, ikinci olarak da Kerra Hatunla evlenmişti. İlk hanımından Sultan Veled ve Alaaddin Çelebi adında iki oğlu olmuş, ikinci hanımından ise Melike Hatun ile, Muzafferüddin Emir Alim Çelebi isminde bir kızı bir de oğlu dünyaya gelmiştir. Bir de Şemseddin Yahya adlı, genç yaşta vefat eden üvey oğlu vardı. Bu minval üzere İslam toplumuna hizmetle etrafına ışık saçan Mevlana, kalbinde her gün biraz daha genişleyen ve zail olmayan bir boşluğun varlığını hisseder bunu dondurmak için de ilahi bir himmet sahibinin zuhur etmesini gözlerdi...

**

Hz. MUHAMMED ŞEMS-İ TEBRİZİ

Şemsi Tebrizi diye tanınan bu büyük evliyanın gerçek adı ve künyesi Melik Dad oğlu Ali oğlu Muhammed Şemseddindir.Yüksek kabiliyetlerle  hakikat ve mana erenlerindendir. Hicretin altıncı yüzyılında Tebrizde M.1153 tarihinde doğmuştur. Henüz çocukluk yaşlarında iken bile yaşıtlarından çok farklı bir anlayış düşünüş ve yaşayışa sahip bulunan Şems Hazretleri o günlerini şöyle anlatır;

Henüz ergenlik çağına girmemiştim. Aşk deryasına daldım mı 40-45 gün hiçbir şey yemezdim, istekten kesilirdim. Günlerce açlığa susuzluğa katlanırdım. Bir gün  babam bana çıkıştı. Oğlum dedi, ben senin bu halinden bir şey anlamıyorum, bunun sonu nereye varacak? Bu davranışlar seni felakete götürecek.

Ben ona şu cevabı verdim:

Baba. Seninle benim babalık ve evlatlık ilişkilerimiz neye benzer bilir misin?

Bir tavuğun altına tavuk yumurtalarıyla karışık bir de kaz yumurtası koymuşlar. Vakti gelipte civcivler çıktığı zaman bunlar hep birlikte analarının arkasına düşer giderler, yolda bir göl kenarına rastlarlar. Kaz yumurtasından çıkan civciv hemen kendini suya atar, bunu gören ana tavuk, eyvah yavrum boğulacak der, çırpınmaya başlar. Halbuki kaz yavrusu neşe içinde suda yüzmektedir.

İşte seninle benim aramdaki fark da böyledir.

Şemsi Tebrizi hazretleri ilk nasibini Kadiri tarikatı üstadı olan Şeyh Ebu Bekir Sillaf (sepetçi Ebu Bekir) adındaki bir Mürşidi Kamilden almıştır.

Aradığını özlediğini onda bulmuştur.Uzun yıllar bu mübarek zatın hizmetinde bulunarak manevi olarak hayli yol almıştır. Bu mübarek zatın vefatından sonra yine kadiri üstadı Baba Hacendi Hazretlerine intisap etmiş ve seyri sülükünü burada tamamlamıştır.

Üstad Şemseddin Tebrizi Hazretlerinin tavır ve hareketleri onun hiç kimseye ihtiyacı olmadığını gösterirdi. Maddi menfaat için hiç kimseye tenezzül etmez hiç kimseye boyun eğmez, çok vakarlı ve  oldukca heybetli bir kişi idi. Apacık kerametleri olan ve olgunlukları herkesce bilinen bu aziz ve muhterem zat çok hassas idi. İstidat sahibi olan ve kabiliyetli kimseleri irşat etmeye ehil bir zat idi. Mübarek zatın pek çok kerametleri vardı.

Şems Hazretlerinin Kerametleri

Bir gün Şems hazretleri bir cemaatle bir köşede oturmuş konuşuyordu. Çok şiddetli bir kışın ortasında idi. O cemaatteki azizlerden biri, bir deste gül arzusunda bulundu. Şemsi Tebrizi Hazretleri kalkıp dışarı çıktı tekrar içeri girince o azizin önüne bir deste güzel gül koydu. Bunun üzerine hepsi başkoydular. Şems bu keramet değildir bu dostların dileğiyle oldu ;

Yüce Allah (cc) arzunuzu yerine getirmek için gaib alem-nden bir hediye gönderdi, buyurdu.

Yine Mevlana Hazretleri rivayet etti ki, birgün Şems Hazretleri medresenin kapısında oturmuştu. Kapının önünden bir cellat geçti. Şems hazretleri,

Bu adam veli dir buyurdu. Dostlar ise;

Bu divanın cellatıdır, dediler. Şems hazretleri de

Evet, o bir veliyi öldürdüğü, onu beden zindanından ve cisim kafesinden kurtardığı ve öldürülen veli de kendisine velayetini bağışladığı için velidir buyurdu. Cellat ertesi gün tövbe ederek ibadet edenlerin en ileri gelenlerinden olup Şems hazretlerine iradet getirdi.

Şemsi Tebrizi Hazretleri bazılarının zannettiği gibi kendisine şeyh arayan sıradan bir kimse değil bilakis o bir Mürşid i Kamil (Peygamber varisi büyük bir evliya) idi. Mevlana hazretleri Şems Hazretlerine müntesib olmuştu. Mevlana gibi madde ve manasıyla tahsilin yüce mertebelerine çıkmış büyük bir alimi ledünni alemlerin seyrine götürmüş ulu bir evliyadır.

Şeyh Şemseddin Tebrizi Hazretlerine Kamil Tebriz-i derler ve çok  seyehat edip devr eder dolaşır ve dolaştığı içinde kendi memleketinde yani Tebrizde ona Uçan Güneş diye hitap ederlerdi .

Şems-i Tebrizi Hazretleri seyahat ettiği, gezip dolaştığı yerlerde dualar edip:

Ya Rabbi, benim sülukumdan öyle bir dost ver ki, kıyamet sabahına kadar Tarikat yolu baki kalıp, bütün beşeriyet tarafından bilinsin diye dualar ederdi. Ya Rabbi, öyle bir dostu bana nasip edersen onun için bu başımı vermeye razıyım derdi.

Bunda şaşılacak asla garip birşey yoktur. Nasıl ki her insan şu fani hayat için soyunu devam ettirecek hayırlı bir neslinin olmasını isterse, Allahın dostları da kalıcı bir eser bırakarak emaneti en güzel şekilde korumuş bir kul olarak Allah’a (c.c) kavuşmak isterler.

Yine bir gece:

İnnallahe teala yühıbbül mülihhıyne fiddüai.Manası:

Muhakkak ki Cenab-ı Allah (c.c) ısrarla dua edenleri sever, muktezasınca Cenab-ı Allaha ısrarla dua etti, tazarru ve niyazda bulundu ve kendisine halisane bir dost istedi. Cenabı-ı Allah onun duasını kabul buyurdu ve kendisine rüyasında işaret buyurarak:

Seninle kimse mukabele etmeye kaadir olamaz, ancak Rum memleketinde Mevlana Celaleddin Rumi müstesna  diyerek oraya gidip, onun irşad edilmesi telkin edildi.

 


Rum diyarında Molla Celaleddinin irşad olunması gerek       

MANEVİ DİVAN TOPLANIYOR

Divanı Salihin, Hz. Peygamber (sav) nezaretinde toplandı. Bu toplantı esnasında, Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz:

Rum diyarında Molla Celaleddinin irşad olunması gerek diye buyurdu. Bunun üzerine divanda bulunan ve Kırklardan olan Şems-i Tebrizi manen bildiği için el kaldırıp:

Ben irşad edeyim ya Rasulallah  dedi. Hz. Peygamber (sav) Efendimiz:

Fakat irşad edenin bu uğurda bir baş vermesi gerek demesi üzerine Şems-i Tebriz-i Hazretleri:

Ben varım Ya Rasulallah diyerek, Divanı Salihinde manevi görevi alarak dillere destan olacak olan, Aşık-maşuk  muhabbeti o andan itibaren başlayacaktır.

Divan’ı Salih’in (Salihler divanı, Manevi Divan): Ehli hakikatin bildirdiğine göre Allahın dostları Ulu Evliya, çeşitli zamanlarda bir araya gelerek, dünyanın selameti veya felaketi hususunda görüşmelerde bulunurlar. Hatta bu toplantıya Resulullah (sav)’in ruhaniyetinin de iştirak ettiği olur. Bu toplantı zahirle ilgili olmadığı için, ruhen yapılan bir seyrü seferin neticesidir. Resulullah (sav)’in:

Ruhlar, tanzim edilmiş ordular gibidirler. Bunlardan ruhlar aleminde bilişenler, biribirleri ile ülfet ve muhabbet ederler. Bilişemeyenler de ihtilafa düşerler, buyurduğu hadisin delaleti ile bu zatlar tanzim olunmuş birer ordu gibidirler. Yani başlarında itaat edecekleri bir emirleri, kendilerine yol göstereceği imamları, müşkillerini çözecek hakimleri bulunur. Bu zatlar, kalbi selim sahibi olup dünya hayatında biribirilerini görüp kavuşmaları hepsi için mümkün olmasa dahi ruhen biribirlerine yakın oldukları için, ülfet ve muhabbet ederler. Ama bunlarla tanışmayanlar, bunların varlığı hakkında ihtilafa düşerler. Böyle bir topluluk varmı dır? Yoksa uydurmamıdır? Gibi istifhamlardan kendilerini kurtaramazlar.

Netice olarak, Salih kimseler manen ve ruhi olarak zaman zaman bir araya gelmek sureti ile, ümmetin meselelerini görüşürler, her biri Allah Tealaya (c.c) yakınlığı doğrultusunda ümmetin sorunlarını çözmesi için Allah Tealaya (c.c) yalvarıp yakarır. Hak Teala da onlara çeşitli lutuflarda bulunur. Böylece onlar hürmetine insanlık birçok felaketten emin kılınır. Yine Resulullah (sav) in buyurduğu:

Allahın kullarından öylesi var ki, olması mümkün olmayan işler hususunda yemin etseler, Allah onların yeminini gerçekleştirir, hadiste geçen, Allahın ikramını umarak yemin eden ve karşılığında da Allahın kendilerini mahcub etmediği kimselerdir.

Dağlar, yeryüzünün dengesini sağlama hususunda nasıl birer kazık hükmünde iseler, bu zatlar da yeryüzünde kullar için manevi bir denge durumundadırlar.

Kırklar : Allahın  Veli kullarından bir zümresinin ismidir. Bu tabakaya NÜCEBA da denmiştir.

Nüceba; Necip’in çoğuludur. Soyu sopu temiz ve pak kimse anlamında, selim fıtrat sahibi kimse demektir.

Bunlar kırk kişiden ibaret olup, Mürşidi Kamil derecesinde halkı irşada  ehliyetli kimselerdir. Bunların kaplari Hz. Musa (as)’ın kalbi üzere bulunur. Bu zatların herbiri kendi halinde alemde çeşitli beldere manen tasarrufta bulunurlar. Yer yüzü bunlarsız bir an boş kalmaz.

**

Şems Hazretleri Vazifesini Yerin  Getirmek Üzere Yollara Düşüyor

Şemsi Tebrizi Hazretleri almış olduğu manevi görev ile başını adamış olduğu müridi  Mevlana Hz.ni irşat etmek üzere İran’ın Tebriz beldesinden ayrılarak önce Mekke sonra Şam ve uzun bir yolculuktan sonra 29 Kasım 1161 tarihinde Konyaya gelmiştir. Konya’da şeker furuş hanına yerleşmiş ve istirahate çekilmişti.

Şems Hz.leri ertesi gün yabancısı olduğu Konyanın çarşısında dolaşmaya çıkar. Aynı günün öğleden sonrası  (şimdiki Mevlana Caddesi) üzerinde yürür iken, etrafında talebeleri bulunan ve bir katıra binmiş, her haliyle müderris olduğu anlaşılan, herkes tarafından hürmet ve saygıyla tazim edilen, gayet heybetli, nurani ve güzel yüzlü bir zatın geldiğini görür. Şemsi Tebrizi Hazretleri, Mevlana Celaleddini Ruminin alnındaki velayet nurunu görünce, nuru muhabbetle bilir ki, gayb aleminde işaret olunan zat budur.

Velayet ve Velayet Nuru: Velayet, veli demektir. Bir kimsenin veli olabilmesi için en mükemmel şekilde kulluğun gereklerini yerine getiren, Allah’tan korkan, böylece o nun dostluğunu kazanan, Allahında bu özelliğinden dolayı kendisine emniyet ve sıkıntı anında devamlı himayesi altına aldığı kimse demektir. Nebiler “masum”, veliler ise “mahfuz” durlar. Yani ilahi muhafaza altındadırlar. Velilerin iki kaşının ortasından çıkan nura da Velayet Nuru denir.

Bu arada katırı ile Şems Hazretlerine doğru yaklaşan Hz. Mevlana’nın, Şems Hazretleri nazarı dikkatini çekti.

Şöyleki:

Şems hazretlerinin başında hiç bir külaha benzemeyen bir başlık vardı ve oldukça cazip idi. Sırtında siyah bir cübbe bulunuyordu. Yüzü ayın ondördü gibi gayet nurani idi. Seyyah kıyafetli bu şahsı gören Mevlana hazretleri, katırının başını çekip, bu oturmakta olan esrarengiz adamın yüzüne doya doya bakmak istemiş ise de kendinde utanmak, sıkılmak hasıl olduğundan o göz kamaştırıcı olan nurani yüze bakamayıp sadece selam verip geçer ve kendi kendine:

Ben hiç böyle kıyafetli, böyle nurani ve bu şekilde kisveli derviş görmedim, derken Şemseddin Tebrizi selamı alıp hemen ayağa kalkarak arkasından yetişti ve katırın yularından tutup durdurunca Mevlana Hazretleri yüzüne bakıp:

Ne istersin? diye sorar. Şemsi Tebrizi Hazretleri cevap verip:

Size bir sualim var der.

Hz. Mevlana: Yol üzerinde sual olmaz, eğer sualini soracak isen medreseye gel der.

Şems Hazretleri de: Bu sualim çok önemli diyerek, katırın dizginine eliyle sıkı sıkı yapışır. Israrla sormak isteyince talebeler Şems Hazretlerine müdahale ederler. Mevlana Hazretlerinin katırı da, gelen talebelere, başı ve kuyruğu ile karşı koyup, çifte atarak onları Hz. Şemse yaklaştırmaz ve etrafında dönmeye başlar. Bu hali gören Mevlana Hazretleri, hayvanın da ona itaat ettiğini görünce, feraset  nuruyla bu zatın, Allahü Tealanın bir evliyası olduğunu anlar. Talebelerine ise durmalarını söyleyerek, Şems Hazretlerine de sualini sormasını istedi.

Feraset Nuru: İlmi ile amel eden salih insanların kalbine gelen ilham nurudur. Peygamber Efendimiz;

Mü’minin ferasetinden sakının zira Allah’ın nuruyla bakar, buyurmuştur.

Hz. Şems:

Ey Müslümanların imamı. Bir müşkilim var... Hazreti Muhammed mi (s.a.v) büyük, Bayezidi Bestami mi? Mevlana, bu vakayı (olayı) anlatırken:

Bu sorunun heybetinden, sanki yedi kat gök biri birinden ayrılıp yere yıkıldı ve içimden çıkan büyük bir ateş kafatasımın içini kapladı. Oradan bir dumanın çıkıp, Arşın altına kadar yükseldiğini gördüm buyurur. Mevlana hemen kendisini toparlıyarak:

Bu nasıl sual böyle? Elbette Allahın elçisi Hazreti Muhammed (s.a.v) bütün yaratıkların en büyüğüdür. Burada Bayezidin sözü mü olur? dedi ve Fahri Alem Efendimizin (s.a.v)  faziletine dair bir çok ayetler okuyarak, Bayezidi Bestaminin ise, O’nun Ümmetinin ferdlerinden bir kimse olduğunu izah etti. Bunun üzerine Hz. Şems:

O halde, bu ne demektir? Peygamber bu kadar büyüklüğü ile: Sübhaneke ma arafnake hakka marifetike Ya Rabbi. Seni tenzih ederim, biz seni layık olduğun vechile (şekilde) bilemedik buyurdu. Halbuki Bayezid:

Sübhani ma azame şani Ben kendimi tenzih ederim, benim şanım çok yücedir ve yine: cesedimin her zerresinde Allah dan başka varlık yok... demekte dedi. Mevlana Hazretleri:

Hazreti Muhammed (s.a.v) müthiş bir manevi suya doymazlık hastalığına tutulmuş, susuzluk içinde susuzluktan içi yanıyor ve O’nun mübarek göğsü: Biz senin göğsünü açmadık mı? Şerhiyle kalbi genişledi, bunun içinde susuzluktan dem vurdu. O her gün sayısız makamlar geçiyor. Her makamı geçtikçe, evvelki bilgi ve makamına istiğfar ediyor, daha çok yakınlık istiyordu. Bayezid ise, bir yudumla susuzluğu dindi ve suya kandığından dem vurdu. Onun idrak testisi, o kadar suyla doldu. O nur da onun evinin penceresinin büyüklüğü nisbetinde içeri girdi ve nurla dolmuş gördü.. ve daha çok bakmadı. Vardığı ilk makamın sarhoşluğuna kapılarak kendisinden geçti ve o makamda kaldı, bu sözü söyledi.

Bunun üzerine Şemsi Tebrizi bir feryadla: ALLAH (c.c) deyip bayıldı.

Mevlana Hazretleri hemen katırdan inerek yanındaki adamlarıyla Şemsi tutup kaldırdı ve O’nu, kendi medresesine götürdüler. Şems, orada kendine gelince Mevlana ile öyle bir kucaklaştılar ki, sanki iki umman (deniz) biri birine kavuşmuş, yıllarca biri birine hasret olan iki sevgili birleşmişlerdi. Çünkü onlar ruhlar aleminde tanışmış ve ülfet etmişlerdi. Bu aleme gelince de oradaki birlikteliklerini devam ettirmeye başladılar. Fakat Mevlana’nın etrafındaki talebe ve yakınları ise, bu hale hayretle baka kalmışlardı. Yıllardır birbirine hasret olan iki aşık, Mevlana’nın medresesinde mana alemi ile sırlanmış, bir hücreye girerek, aylarca sürecek sohbetlerine başlamışlardı.

 


Seyr-i Süluk Günlerinin Başlaması

Şems Hazretleri Allah’ın (cc) esmasının sırlarını öğretmeye başlamıştı. Mevlana ve Şems Hazretleri birbirlerine kavuşmalarının aşk ve şevki içerisinde halvethaneye girerek, yeme ve içmeyi terk edip, ihtiyaç dahi gidermeden, Allah’ın (cc) esma ve zikirleriyle tefekkür ederek, manen doyulmaz feyz ve nur deryalarına dalmışlardır. Allah Teala Hazretlerinin ihsanı ve keremiyle bu mübarek iki zatı manen (insanoğlunun aklına bile gelmeyecek çeşitli cennet nimetleriyle) doyurup, rahmetine gark eylemiştir. Mevlana Hazretleri böylece seyru sülukuna başlayıp, kamil bir Mürşid olmaya ilk adımı atmış oldu.

Bir gün Şems-i Tebrizi, Mevlana Hazretlerine hitaben:

Ey Celaleddin siz (alimler), Hz. Muhammed (sav) Hira dağında tefekkür halinde iken, Cebrail (as)’ın vahiy getirerek, gerçek (mana alemindeki) suretiyle göründüğünü ve Peygamber (sav)’ın bayıldığını anlatırsınız.

Halbuki, Cebrail aleyhisselam:

Oku Ya Muhammed, deyince, ben okumasını bilmem demişti. Tekrar Cebrail (as),

Ya Muhammed, Oku demişti ve Peygamberimiz (sav) okumuştu. Ey Celaleddin, Rasulullah (sav) ümmi olduğu halde nasıl okumuştu? deyince Mevlana Hazretleri cevap veremedi. Bunun üzerine Şems Hazretleri:

Ey Celaleddin, Cebrail (as) ya Muhammed sen Rahmetenlil Aleminsin Allahü Teala sana bütün ilimleri bahşetti sen ilmi ledün sultanısın Allah’ın adıyla oku deyince Peygamber (sav) Efendimiz Allah’ın (cc) vermiş olduğu İlmi Ledün ile okumuştu buyurmuştur. Allah-ü Teala Hazretleri izin verip de, Hz. Peygamber (sav)’in Nuru Muhammediyesi, eğer Cebrail (as)’a gösterilmiş olsa idi, Cebrail (as) öyle bir bayılırdı ki haşr (Kıyamet günü) sabahına kadar ayılmazdı, deyince, Hz. Mevlana dayanamaz ve Allah diyerek bayılır.

Mevlana Hazretleri ayılıp da kendine geldiği vakit:

Ya Şems. Ben bunca yıldır çok şeyhler, mürşidler, alimler, Mürşid-i Kamiller gördüm, fakat bu senin anlattıklarını hiç bir yerde işitmedim deyince, Şems Hazretleri de:

Ey Celaleddin. Artık satırdan (dilden) değil, sadırdan (kalpden) konuşacağız, demiştir.

Şems Hz.leri ile Mevlana Hz.leri uzun bir süre yalnız kaldılar.

Hizmetlerini görmek için Mevlananın oğlu Sultan Veled Hz.leri yanlarına girerdi.

Şems Hz.leri Mevlana Hz.lerinin kitap okuyup araştırma yapmasını yasakladı. Mevlana Hz.leri yılların vermiş olduğu alışkanlık ile gizliden gizliye okuyor, Şems Hz.nin söylediklerini okumuş olduğu kitaplara göre değerlendiriyordu.

Bir gün Şems Hz.leri medresenin avlusunda gezerken havuzun başında bulunan  Mevlana Hz.nin çok sevdiği el yazması eserlerinden oluşan kitaplarını havuza atmış ve havuzun suyu mürekkep dolmuştu. Bu durumu gören Mevlana Hz.leri bir süre hayretle baka kalmıştı. Üzerinde ki şaşkınlığı atan Mevlana Hz.leri;

Ziyanı yok efendim dedi. Yalnız içinden;

Keşke Feridüddini Attar Hz.nin daha küçük çocuk iken hediye etmiş olduğu Esrarname  ( Mantık-ut-tayr ) isimli el yazması kitabı atmasaydı, diye geçirdi.

Mevlana Hz.nin kalbinden geçenleri bilen Şems Hz.leri;

Elini havuza sokarak al istediğin bu kitap mı? diyerek Mevlana Hz.lerine uzatmıştı.

Mevlana Hz.leri kitabı eline aldığı zaman sanki havuza hiç atılmamış, hiç ıslanmamış ve mürekkebi hiç bozulmamış olarak gördü.

Allahü Teala, dostlarının elinde meydana getirdiği harikülade hallere Allah’ın ikramı manasında keramet denir.

Mevlana Hazretleri şöyle anlatır:

Hallerimin başlangıcında, sık sık Babam Baha Veledin sözlerini ( Maarif adlı kitabını ) okuyordum.

Şemsi Tebrizi Hazretleri beni, onları okumaktan men etti.

Ben de, O'nun mübarek hatırını gözetmek suretiyle, bir müddet okumayı bıraktım. Bir gün rüyamda, Karatay medresesinde bir toplulukta oturmuş o kitabı okumakla meşgul olduğumu gördüm. Suret alemine geldiğimde, yani uyandığım vakit, Şemsi Tebrizi Hazretlerinin kapıdan içeri girdiğini gördüm.

Bana:

Niçin yine o kitabı okumaya başladın, dedi.

Ben de:

Haşa. Onu okumakla meşgul olmayalı hayli zaman oldu, dedim.

Bunun üzerine O:

Dün, Karatay medresesinde bir toplulukta oturmuş o kitabı okuyordun. Çünkü rüyaların çoğu, bir fikir ve zikirdir. Eğer bu okumak senin fikrinde olmasaydı, rüyana girmezdi, dedi.

Bundan sonra ben de, Şems Hazretleri hayatta olduğu müddetçe o manalarla meşgul olmadım.

Sonra:

Kimse ile konuşma, dedi.

Ben de bir müddet kimse ile konuşmadım. Halbuki bizim sözlerimiz aşıkların gıdası ve safa ehlinin ruhlarının şarabı olmuştur.

Ben bir memleketin zahidi ve bir minberin sahibi idim.

Gönlümün kazası beni,

Sana ellerini çırpıp gelen bir..

Âşık yaptı

Mevlana Hazretleri Şemse kavuştuğu ilk zamanlar geceleri  Mütenebbi Divanını okurdu.

Şems Hazretleri:

Bu okumaya değmez.. bunu bir daha okuma, diye bir iki defa söyledi ise de, Mevlana Hz. dalgınlığından onu yine okurdu. Bir gece, yine böyle hararetle divanı okuduktan sonra uykuya daldı. Rüyasında, medresede bilginler ve fakihlerle bir tartışmada bulundu ve hepsini mağlup etti.. sonra; Bunu niçin yaptım, buna ne lüzum vardı.. diyerek medreseden çıkıp gitmek istedi ve tam bu sırada uykudan uyandı. Ve Şemseddin Hazretlerinin kapıdan girdiğini gördü. Hazreti Şemsin:

Bu biçare fakihlere yaptığını gördün mü? İşte bunların hepsi Mütenebbi Divanını okumanın uğursuzluğundandır, dediğini duydu.

Yine bir gece, Mevlana Hz.leri rüyasınd, Şemseddin Hazretlerinin Mütenebbiyi (söz konusu kitabın yazarını) sakalından tutup yanına getirdiğini ve Mevlanaya;

Bu adamın sözlerini mi okuyordun?,  dediğini görür.

Mütenebbi; zayıf, nahif ve sesi kısık bir adammış. Mevlana Hz.lerine

Mütenebbi; Beni bu Şemseddinin elinden kurtar, artık bu divanı karıştırma, diye yalvarmış.

Nihayet Mevlana Hz; okumayı, okutmayı ve öğretmeyi bırakarak Laliş sarığını (Basit bir sarık sarma şekli) sardı, Hindibar (feracesini) ( Bir nevi basit elbise) giydi. Riyazata başladı ve şu şiiri söyledi.

Mevlana Hz.leri bu halini şu şekilde anlatır;

Utarid gibi defterler ve kitaplarla meşguldüm. Yerim bütün ediplerin makamından yüce idi. Fakat sakinin alın levhasını gördüğüm vakit kendimden geçtim elimdeki kalemleri kırıp attım.

Dedikodu ve İftiranın Başlaması

Herkes tarafından çok sevilen Hz. Mevlananın böyle birden bire ortadan kayboluşu medreseyi talebeleri terk edişi herkesi şaşırtmıştı. Önceleri Mevlana Hz.lerini bir müddet kendi haline bırakmışlardı. Fakat  aradan birkaç ay geçince dedikodular başlamıştı. O'na karşı duydukları aşırı sevgi onları kıskançlığa sevketmişti.

Bu sebeple, Şemsin kim olduğunu anlayamayan, Konyanın bütün ileri gelen müteassıb (dinine bağlı) büyükleri, alimleri, dost ve akrabaları:

Bu ne haldir?

Mevlanayı bütün eski dostlarından, en yakın akrabalarından ve yüce mevkiinden, medrese ve talebelerinden el çektirip kendisi ile meşgul eden bu adam kimdir.?

Nereden gelmiştir? diye, dedikodu etmeye, kıyametler koparmaya başlayıp, böyle büyük bir kişinin oğlu, ayak takımının oyuncağı oldu dediler.

Bu hal karşısında bütün halk ne yapacağını şaşırıp türlü türlü kötü sözlerde bulundular, söylenmiyecek sözler sarfettiler. Böylece fitne ve fesat, haset ve kin tohumları filizlenmeye başlamıştı. Zaman geçtikçe dedikodular, kıskançlık, kin ve nefret artıyordu Hz.Mevlanayı kurtarmak için çareler arıyorlardı. Çünkü Şems, Konya'ya geleli aylar olmuş, bu müddet içinde Mevlana bir gün olsun medresesine uğramamış, talebeleriyle, akraba ve dostlarıyla görüşmemişti. Üstelik Şems Hazretleri Mevlanayı hiçbir kimse ile görüşmemesi ve konuşmaması hususunda tenbih ederek yasaklamıştı.

Mevlana ve Şems  Hazretlerinin  arasındaki   bu   muhabbeti hazmedemeyenlerin iftira ve dedikoduları o kadar artmıştır ki haddi aşan iftiralardan biri şöyledir:

Bir gün Şems ve Mevlana Hz.leri Konya çarşısından dönerlerken fitne ve dedikoduculardan birisi gelmekte olan bu iki hak aşığını görünce yüksekçe bir yere çıkıp bu mübarek insanları göstererek. Ey ahali gördüğünüz bu kimseler Lut (a.s) kavminin işlediği ameli (eş cinsel) işliyorlar dedi. Mevlana Hz.leri bu sözleri işitince yüzünün rengi değişti çok mahzun oldu ve tahammül edemeyip. Ey gafil bizlere yakıştırdığın bu amelin mübtelası olasın deyince iftiracı zat üzerindeki elbiseleri çıkartarak yokmu benimle luti ameli işleyecek kimse diye bağırmaya başladı. Mevlana Hz.leri gibi hoş görü timsali bir zatı dahi çileden çıkaracak kadar ileri gitmişlerdi.

Bir gün Şems Hazretleri, Hz.Mevlananın kapısının önünde otururken, bir talebe Mevlanayı görmek için gelir ve Şemse:

Mevlanayı görmek istediğini.. söyler.

Şems Hz.leri:

Mevlanayı sana göstermem için ne getirmişsin? Şükrane olarak ne vereceksin?.. der.

Bu söz üzerine talebe kızarak:

Sen ne getirdin ki.. bizden bir şey istiyorsun? der.

Şems Hz.leri:

Ben kendimi getirdim, başımı koydum, başımı onun yoluna feda ettim, dedi.

Şems Hazretlerinin bu sözü Mevlananın yakınlarını ve talebelerini büsbütün kızdırarak kışkırtmış, Şems aleyhine şiddetli bir cereyan başlatmıştı. Artık açıktan açığa.. hem de Şemsin yüzüne konuşuyorlardı.

Hz. Mevlana bir yandan halkın bu tür eziyetlerine tahammül ediyor, Şemse yapılan hakaretleri bertaraf etmeye çalışıyor diğer yandan da yetiştirdiği talebelerini yönlendirerek, yakın belde ve köylerde vaaz ve irşad programlarını yürütüyordu. Zaman zaman halkın değişik programlarına da katılıyorlar, meclislerde Şems hazretlerine söz hakkı verdiriyor, sohbetinden toplumun faydalanmasını temin ediyordu.  Arasıra Konya esnafını ziyaret ederek, onlara Emri bil Maruf... da bulunuyorlardı. Bu gezilere Hz. Şems de iştirak etmekte idi.

Katıldıkları her programda Şems hazretlerinin farklı üslupları, halkın dikkatini çekiyor, kimilerinin hüsnü teveccühünü kazanırken, kimilerinin de kalbi nefretlerini kazanmakta idi. Çünkü Hak adamları Hak’tan başka söz söylemedikleri için, Hakka talip olmayanlar onların sözlerini rahatlıkla kabullenemezler.

Allah kendisine rahmet etsin Şemseddin Tebrizi (ks) şöyle der:

Bir meclisde alimler, salihler, abidler ve müttaki kişiler zikredilir, anılırlarsa, o meclise Cenab-ı Allahın rahmeti yağmur gibi iner. Eğer bir meclisde bizim adımız anılırsa, biz zikredilirsek, o meclise Cenab-ı Allahın tecellisi yağmur gibi yağar.

Bazı Veliler kendilerine olan İlahi ikramları insanların gördükleri zaman, kalplerinde nimet sahibine bir yöneliş olması gayesi ile, bu ikramları gizlememişlerdir. Bazı Veliler de bunu gizleyebildikleri kadar gizlemeye çalışmışlardır. Her ikisi de doğrudur. Ancak, Ulu Evliya dediğimiz zatlar bu ikramları daha çok açığa vurmuşlar, diğerleri çoğunlukla gizlemişlerdir. Hz. Şems de, Evliyanın Ulularından olduğu içindir ki bu nimetleri gizlememiş, açığa vurmuş ve sonunda bu uğurda başını vererek, gerçek dostuna kavuşmuştur.

Yine Hz.Şems şöyle buyurur:

Herkes kendinden kendi üstadından bahsederek, üstadı ile kendisi arasında bir bağ kurmaya çalışır. Bununla üstadının gözdesi olduğunu vurgulamak ister. Halbuki bize bizzat alemlerin efendisi mana hırkası giydirdiler. Sonra bizim hırkamız öyle bir iki günde eskiyecek hırka değil. Bu hırka, sohbet ve hakikat hırkasıdır. Öyle bir hakikat ki ne zamana ve ne de mekana sığar. Ne dünü var, ne bugünü ve ne de yarını.

Bir gün Şemsi Tebrizi Hazretleri Mevlana Hazretlerinin hücresine girmiş ve onun Hakk’ı zikir ile meşgul olduğunu görür. Mevlana Hz.nin mutmainne “Ey mutmain olmuş nefis sen ondan razi oda senden razi olarak dön Rabbine” (S:Fecr A:28) makamına geldiğini gören Şems Hz.leri, ay döner güneş döner seyyareler döner dost döner diyerek dönmeye başladı. Bunun üzerine Mevlana Hz.de dönmeye başladı. Mevlana Hz.leri bu makama geldikten sonra Şems gibi bir sultanın kıymetini anlamış ve şu beyti okumuştur :

Ayım Şems, Günüm Şems, Hayatım Şems, sen olmasa idin ne Allah’ı (c.c) nede Muhammed’i (s.a.v) bulurdum.

 


Konya Uleması Şems Hz. de ki Eşsiz Kabiliyetle Tanışıyor

Bir gün, Vezir Nasırüddin’in tekkesin de büyük bir Post’a oturma töreni vardı ve bir ulu kişiye şeyhlik rütbesini vereceklerdi. Bütün bilginler, arifler, şeyhler, filozoflar, emirler ve ileri gelen kimseler o toplantıda hazır olmuşlardı. Şems ve Mevlana Hz. de  o toplantıya davet edilmişler ve birlikte giderek bir köşeye oturmuşlardı. Salonu dolduran bütün ulu kişiler, her biri muhtelif ilim ve fenlerden sözler söylüyorlar ve tatlı çeşitli bahislerde bulunuyorlardı. Bütün bunları sessiz sedasız dinleyen Şems, birara dayanamayarak yerinden kalkarak onlara :

Ne zamana kadar, şundan bundan rivayet edip, övünecek ve atsız eğere binip, erlerin meydanında koşacaksınız? İçinizde:

Kalbim bana Rabbimden bu haberi veriyor diyecek kimse yok mu ve ne zamana kadar, başkalarının asasıyla, ayakta yürüyeceksiniz? dedi.

Hadisten, tefsirden, hikmetten vesaireden (nakden) söylediğiniz sözler, o zamanda yaşayan ve her biri kendi asrında erlik makamında oturan erlerin sözleridir. Madem ki bu asrın erlerisiniz o halde sizin sırlarınız ve sözleriniz nerede? diye ilave etti. Bunun üzerine hepsi de susmuş, utandıklarından başlarını öne eğmişlerdi. Şems Hz. leri devam ederek:

Adem (a.s) zamanından beri, peygamberlerden ve velilerden, başlangıcı olmayan yokluk aleminden varlık alemine ayak basan her çocuğun ayrı bir makamı-yeri  ve işi oldu. Bazısı vahiy yazıcısı, bazısı da vahyin geldiği yer oldu. Şimdi bunların her ikisi yani hem vahiy katibi, hem de vahyin indiği yer olmaya çalış, dedi.

Şüphesiz ben de sizin gibi bir insanım. (S:Kehf A:110) Ayetinin inmesinin sebebi, Mevlana Hazretlerine malumdur. Şöyle ki:

Mü’minlerin Emiri Ali (ra) Aşurenin onuncu gününde Hazreti Muhammed (sav)’e uymuştu. O gecelerde Ali (RA) da Peygamber (sav) gibi hiç yemiyordu. Hazreti Peygamber (sav)  Ali’ye baktı, onda zaaf alameti gördü. Bunun üzerine o’na:

Ben sizin gibi değilim, dedi. Ve Cenabı Hak:

De ki, ben ancak sizin gibi bir beşerim (şu kadar ki) Bana, yalnız Rabbinizin bir tek Rab olduğu vahyediliyor.. İşte benim size karşı imtiyazım budur.

Hz. Şems devamla:

Peygamber’e Cebrail vasıtasıyle vahyedildiği gibi, kalbinin de vahyi vardır... Veli de böyledir:

Benim öyle bir zamanım vardır ki, o zamanda benimle O’nun arasına Allah’ın elçilerinden ve Allah’ın yakın meleklerinden biri giremez ve yine:

Allah, Ömer’in dili ile konuşur. Sözünün manası size yüzünü göstermemiştir. Bu mananın yüz gösterdiği kimseye de  insanlar teveccüh etmişlerdir.

Dedi ve şu rubaiyi okudu:

Sen öyle bir kimsesin ki dünya tokları, senin vuslatının açlarıdır.

Dünya kahramanları da, senin firakından korkarlar.

Senin gözünle, ahular ne elde edebilirler.

Senin gözlerin dünya arslanlarının ayağının demir kelepçeleridir.

Bu sözlerden sonra, Mevlana Hazretleri cezbelenerek, kendisini kaldırıp tekkenin havuzuna attı. O gün, büyük bir alem oldu ve bir çok kimseler teslim olup Şems Hz. lerine mürid oldular. Bir çokları ise Hazreti Şems’e kin ve garazlarını bir kat daha artırdılar. Hakikat gerçeği Hakka uyanların teslimiyetini artırır. Hakktan uzak olanların ise kin ve nefretlerini çoğaltır.

**

Hz. Şems’in Konya’dan Gitmesi

Şemsi Tebrizi Hz.leri fesat ve dar karınlı kimselerin yaptığı dedikodu ve attıkları iftiralara daha fazla dayanamayıp, gelişinin  dördüncü yılında (1248) Konya’yı terk etmek mecburiyetinde kalmış ve Şam’a giderek onsekiz ay gibi uzun bir süre orada ikamet etmiştir.

Hz. Şems Şam da kaldığı sırada, haftada bir hücresinden çıkar, başcı (kuzu başı pişirip satan) dükkanına gider, biraz para verir, baş suyundan alıp içerdi. Bir yılı hep böyle geçirdi. Nihayet başcı O'nun bu riyazet ehlinden olduğunu ve O'nun bu zahmete, kendi arzusu ile katlandığını anladı. Bir gün Şems'e  güzel bir tirit yapıp önüne koydu. Şems Hazretleri, durumunun başcıya malum olduğunu anlıyarak, hemen kaseyi bırakıp dışarı çıktı.

Bir gün yolda giderken, birden bire karşısına maiyetiyle birlikte süvari, at üzerinde bir emir çıktı. Birbirlerine bakınca emir attan indi, tevazu ile boynunu eğerek.. bir müddet durup göz yaşı döktü ve sonra yoluna devam etti.

Şems-i Tebrizi, içinden:

Kullarını nimetlerle cezalandıran ve has kullarına intikamını tahsis eden Allah'ı tenzih ederim, dedi.

Hal sahipleri, Şems'den bu durumu sordular.

Şems-i Tebrizi Bu fakir mizaçlı emir, Allah'ın velileri zümresindendir. O bu elbise içinde şüpheli, anlaşılmaz bir şekilde bürünmüş ve zenginlik örtüleriyle gizlenmiştir. Bana hal dili ile, Halkın işlerini idare etmek için giydiğim elbise ile, Allah yolundaki ibadet ve süluku birleştiremiyorum. Yüce Allah'dan tamamıyle fakirlik elbisesini giymem ve her şeyden elimi eteğimi çekip, Rahman'ın hizmetiyle meşgul olmam için, dilekte bulun.. diye yalvardı.

Ben Rabbimden niyazda bulununca, O emirin, emirlik elbisesi içinde kulluk etmesinin gerektiğine, çünkü din ve dünya bayındırlığı işinin, onda olduğuna ve orada nefis meşakkat ve riyazetinin daha fazla bulunduğuna dair işaret geldi. O, bu hali müşahede edince, ağlayarak hareket etti ve vücudunu devlet idaresi ve kadılık meşakkatini ve halkın zahmetlerini çekmeye hasredip bu emre boyun eğdi,  demiştir.

Şemsi Tebrizi Hz. Şam’da da irşad görevine devam ediyor, meşayıhı kiram hazeratıyla sohbetler ediyorlardı.

 


Sultan Velediin Şems Hazretlerini Getirmek için Şam’a Yolculuğu

Mevlana Hazretlerinin duasını alan Sultan Veled Hazretleri bir seher vakti bir gurup gönül ehli ile yola çıktılar.Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Şam’a  ulaştılar.

Bir müddet istirahat ettikten sonra   Mevlana Hazretlerinin bahsettiği hana  geldiler. Tam bir edep ile Şemsin bulunduğu hücrenin önün geldiler.    

Hz. Şemsi ve frenk elbiseli, zünnar kuşanmış, istavrozlu kişiyi (ki bu zat o zamanın kutbu idi), Mevlana Hazretlerinin tarif ettiği gibi satranç oynar gördüler.

Esas itibarı ile onların satranç oynar gözükmeleri böyle müminin şerefini zayi eden bir işe düşkünlükleri değil, Anadolu’dan gelen kimseleri ürkütmek gayesine matuf idi. Halbuki, Hz. Mevlana onları bu hususta iyice pekiştirmiş idi. O topluluk belli bir gaye için gelmişti. Vazifeleri de her ne olursa olsun, Şems Hazretlerini alıp geri gelmekti.

Hep birden baş koyup itaat gösterdiler. O derece ki, zamanın kutbu Şems Hazretlerine: Ey Şems. Sen bir baş adadın, Mevlana Celaleddini fazla bekletme, diyerek O’nu Konya’ya gitmeye razı etti. Şemsi Tebrizi, Sultan Veled Hazretlerini, haddinden fazla öpüp okşadı ve Mevlana Hazretlerini sordu. O da, babasının selam ve hürmetlerini gerektiği gibi arzedip, bütün altun ve gümüşleri Şemsin mübarek ayakkabısı içine döküp özür diledi.

Rum’daki bütün arkadaşlarının, baş koyup tevbe ettiklerini ve hadsiz hesapsız istiğfarda bulunduklarını, yaptıklarına pişman olduklarını ve bundan böyle terbiyesizlik yapmıyacaklarına dair karar verdiklerini, kıskanmıyacaklarını, hepsinin O’nun gelmesini beklediklerini söyledi. Bunun üzerine, kereminin olgunluğundan ve alemde herkese şamil olan nimetinden dolayı icabet buyurup, Konya’ya tekrar hareket etmeye razı oldu. Sultan Veled ve arkadaşları, yolculuk için hazırlandılar. Sultan Veled Hazretleri, bindiği rahvan atı Şemsin önüne çekip, O’nu bindirdi ve, o mana padişah üzengisi yanında yaya olarak hareket etti.

Sultan Veled, Yüzbinlerce asırda yaya yürüyen gök, senin gibi bir biniciyi zamanı (zamanın binicisi) meydanına getiremez... dedi.

Epeyce uzun süren bu yolculukta, Şems Hazretlerine son derece tazim ve hürmetle hizmet etmiş, Şems Hazretleri ise İlahi sohbetleriyle, himmet ve teveccühleriyle Sultan Veledin gönlünü süslemiş, kerametler göstermiş, manevi sırlarını vermişti. Sultan Veled Hazretleri yolda müşahede ettiği binlerce olağan üstü şeyler ve kerametlerden sonra, Konya civarındaki Zincirli Hana gelere, orada konaklamışlardı. Sultan Veled adamlarından birini önden gönderip geldiklerini, Mevlana Hazretlerine bildirirler.

Mevlana Hazretleri aylardan beri hasretini çektiği, yemeyi içmeyi unuttuğu manevi sultanı Şemsii Tebrizi Hazretlerinin geldiğini haber alınca o durgun hali kendisinden gitti ve haber veren kişilere türlü türlü hediyeler verdi. Allah (c.c.) ya şükretmiş. Çevresindekilere şu gazelleri okuyarak seslendi...

Yollara sular dökün, Bahçelere müjdeler verin

Bahar kokuları geliyor, O geliyor, O...

Ay parçamız, canımız, yarimiz geliyor...

Yol verin, açılın, savulun... beri durun, beri

Yüzü apaydınlık, ak pak

Bastığı yeri aydınlatarak

O geliyor, O...

Geldi, dostlar, güneşim, ayım geldi

O gümüş bedenlim, altın tenlim,

Gözüm, kulağım, canım geldi.

Başım sarhoş, içim bir hoş...

Hoş bugün sabahlara dek öldüğüm,

Bir demet gül gibi yoluna döküldüğüm,

Servi hıramanım geldi.

Bak Allah aşkına

Bak şu baharın şevkine...

Ey güneş, dökül-saçıl serapa

Sevgilim gibi cömerd.

Bir tohum gibi fışkıracak bedenimdeki kuvvet

Kükremenin tam çağı, arslanım geldi.

Dert indi, acılar unutuldu birer birer,

Şu er, şu güle benzeyen,

Ne bileyim şekere, bala benzeyen,

Cananım geldi.

Ey Tebrizli Şems, ey gözümdeki nur...

Beni benden aldılar bugün, kurulsun dernek-düğün.

Altun tenlim, gümüş bedenlim,

Dilim, dilberim geldi...

Mevlana Hazretleri uzun zamandan beri aşkıyla yanıp tutuşduğu gönül dostu olan üstadı Şemsi Tebrizi Hazretlerini karşılamak üzere Konya'nın bütün sokak ve caddelerinde tellallar bağırtarak, Şemsin geldiğini halka ilan ederek duyurdu.

Mevlana Hazretleri şehrin ileri gelenleri ve toplanan bütün halk ile birlikte, Şemsi karşılama için kaleden dışarı çıkarak, aziz misafiri bekliyorlardı.

O gün kuşluk vaktine doğru, Şemsi Tebrizi Hazretleri bir ehrama bürünmüş atın üzerinde, Sultan Veled ise yaya olarak atın başını çekiyor diğer bütün arkadaşları da Şemsin sağ ve solunun biraz gerisinde yer almışlar, ağır ağır geliyorlardı. Bu muhteşem manzara, herkesi heyecanlandırmış aşka getirmişti. İki sevgili biri birlerine yaklaştıkları zaman Tekbir sesleri yükselerek arz ve semayı doldurmuştu. Şems Hz. atından inerek Mevlana ile Leyla ve Mecnun, Hızır ve Musa misali, biri birlerine kucaklamış, tek vücut olarak, göz yaşlarıyle biri birlerinden geçmişlerdi. O anda vahdet tecelli etmiş, madde ile mana, aşık ile maşuk bir vücut olmuşlardı.

Sultanın askerleri bayraklarını kaldırıp gazeller söyliyerek, müridler zikir yaparak sevinçler göstermişler, şenlikler yapmışlardı. Konya bu gün sevgilinin kutlu ayağı ile şeref bulmuş, manevi feyz ve nurlarla dolmuştu.

İkinci defa buluşan Allah'ın aşıkları Şems ve Mevlana Hz.leri ile etrafında emirler, bilginler, talebeler, müridler ve diğer bütün halkla birlikte Mevlananın medresesine doğru hareket ettiler. Medreseye gelince, iki sevgili kendilerini karşılamak için gelenleri hürmetle ve tebessümle selamladılar.

Hazreti Mevlana, üstadı Şems Hazretlerinin Konya’ya tekrar gelmesinden memnun olmuştu. İki aşık birbirlerine sarılarak göz yaşları içerisinde, buluşmalarını tekrar nasip eden Cenab-ı Vacibül Vücüt Hazretlerine hamdü senada bulundular. Yine eskisi gibi neşeli günler ve zevkli sohbetlerle ibadet ve taat ile yaşamalarına devam ettiler.

Hazreti Mevlana ile Şemsi Tebrizi Hazretleri tekrar buluştuktan sonra yine eskisi gibi halktan ilişkilerini keserek tenhaya çekildiler. Hiç dışarı çıkmamış ve yanlarına kimse giremez olmuştu. Ahali ise Hazreti Mevlananın Şemsi Tebrizi ile buluştuktan sonra hararetinin söneceğini, sakin olacağını, kendileri ile karışıp görüşeceğini ve onun sohbetinden istifade edeceklerini ümit ederken Mevlana Hazretleri eskisinde daha fazla Şemse muhabbet ederek ahaliye ilgi göstermez olmuştu.

Şemsi Tebrizi Mevlanaya, Sultan Veledin gerek yolculukta ve gerekse diğer zamanlarda göstermiş olduğu hürmet ve hizmetlerinden son derece memnun olduğunu belirterek:

Şimdi benim, Allahın vergisi iki halim vardır.  Biri başım, öteki sırrımdır (İlmi ledün). Başımı, tam bir samimiyetle Mevlananın yoluna feda ettim. Sırrımı da, Sultan Velede verdim.

Mevlana Hazretleri bu hale şahit olsun zira eğer Sultan Veledin, Nuh Aleyhisselam kadar ömrü olsaydı ve hepsini ibadet ve riyazete harcasaydı, yine de bu yolculukta benden ona ulaşan sır kadar sırra müyesser olmazdı. Kendisinin bu nasiplerden dolayı bir Pirin olgunluğuna ulaşacağı büyük bir üstad olacağı umulur, İnşaallah, buyurdu.

Sultan Veled Hazretleri şöyle anlattır:

Bir gün babam Hazretleri Şemsi Tebrizi Hazretlerinin ululuğu hakkında, aşırı övme ve senalarda bulundu. O'nun büyüklüğünden, derecelerinden, türlü kerametlerinden, Allah'a olan yakınlığından ve anlatılamayacak daha öyle garip hallerinden bahsetti ve o kadar şeyler söyledi ki, bütün dostlar hayran kaldılar. Sonra şu beyti okudu:

Ayağı ruhların üzerinde olan Şemsi Tebrizinin

Bastığı yere, ayağını değil başını koy.

Ben de, üstadın herkesin içinde bana yaptığı iltifatların verdiği sevinçle, koşarak Şemsin hücresine gittim, başımı ayaklarına koydum. Mübarek elini öpüp yüzüme gözüme sürdüm, Kendisine öyle aşk ve sevgi gösterdim ki O da benim bu hareketlerimden hayret içinde kalarak:

Bahaeddin. Sana ne oldu? Fazla lütuflarda bulunuyorsun. Gönlümü almak için, sevgiler gösteriyorsun. Senin böyle dilenciye yakışır bir harekette bulunduğun yoktu, bu neden icab ediyor? dedi.

Ben de:

Babam, büyüklüğünüz hakkında o kadar söz söyledi ki, hepimiz deli olduk. Eğer bin sene ömrüm olsa ve başımın üzerinde döne döne size kulluk etsem ve hizmetlerimin hepsi de kabul edilse, yine muhlis kulunuzun kalbinde layıkıyle hizmet edememekten dolayı bir uhde kalır...dedim ve şu şiiri okudum:

Dünyanın en büyük galip padişahı,

senin adi bir kölen;

Zenbili elinde, avuç açmış bir dilencindir.

Felek yüz yıl senin kapının toprağının

hizmetinde bulunsa, yine de

Senin bir günlük hakkını ödemiş olmaz.

Bunun üzerine Şems Hz.leri:

Mevlananın benim hakkımda buyurduğu doğrudur, doğru değil diyemem. Fakat Allah'ın adına tekrar tekrar yemin ederim ki yüzbinlerce benim gibi Şemsi Tebrizi, O'nun büyüklük güneşi karşısında, bir zerreden başka bir şey değildir, dedi.

Senin ışıkları alemi kaplayan güneşin ışığı karşısında

Hesaba katılmayan bir zerre varsa, o da biziz.

Sonra:

Ben şu kadar sırların keşfine nail olduğum, süluk padişahlarını seyrettiğim, ilahi nurlara yaklaştığım, özel hüküm olan gayb alemlerini gördüğüm halde Mevlananın kabına yetişemedim. Artık O'nun hakikatına kim erişebilir, diye ilave etti.

Şems Hz.lerinin ilk Konya'ya geldiği sıralarda kendisine muhalefet edenler, gönlüne dokunup incitenler şimdi artık hakikatı anlamışlar ve birer birer gelip Şems Hazretlerinden özür dileyip af niyaz ediyorlardı. Hatta, sohbet meclislerine davet edip ikram ve itaat ediyorlardı.

**

Şemsii Tebrizi Hz. bir mecliste nasihat ederken :Mümin olanlara  şükretmek lazımdır ki kafir olmamışlar. Kafir olanlarada şükretmek lazımdır ki münafık olmamışlar. Çünkü Kuran-ı Kerimde, Münafıklar dilleri ile inandıklarını söyleyerek kalplerinde ki küfrü gizlemek sureti ile akıllarınca Cenab-ı Allah’a hile yapmak isterler. Cenab-ı Allah’ta hilelerini başlarına geçirir. Onlar namaza kalktıkları zaman istemeye istemeye kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Cenab-ı Allah’ı pek az anarlar, (S.Nisa A.146) buyurulmuştur. İşte böyle olan bu münafıkların hakkında da;

Muhakkak münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadır. Asla onları azaptan kurtaracak bir yardımcı bulamassın” (S.Nisa A.145) buyurulmuştur.

Şeyh Şemseddin Tebrizi Hz.ne sormuşlar:

Ya Şems falanca şeyh altmış sene karpuz yememiş. Sebebi soruduğunda, Peygamber Efendimizin karpuzu nasıl yediğini bilmediğim için sünnete muhalefet ederim, demiş.

Bunun hikmeti nedir? Şems Hz. şöyle cevap vermiş:

O şeyhin perdesi açılmamış. Zira bir kimse Peygamber Efendimiz (s.a.v) karpuzu nasıl ne türlü yediğini bilmez ise o kimse Rasulullah’ın sırlarına nasıl vasıl olur, O’nun sırlarına ne türlü ulaşır?

Şems’i Tebriz-i Hz.ne  sorarlar:

İnsanların azizi kimdir?

Şems Hz. cevap verir:

İnsanların azizi 4 zümre dir:

Şükredici gani,

Kanaat ve sabır ediçi fakir,

Hem günahkar hemde korkusuz olmayıp günahlarından korkan kimse,

Perhiz  edici olan alim.

Bütün alem halkının ulusu ve alası nedir?

Şems Hz., onlarada şu cevabı verir :

Birincisi ilim, ikincisi hilimdir, der.

O’na hikmet nedir diye soranlara da şu cevabı verir:

Hikmet üç kısımdır:

1- (Hikmet-i güftar ), sözün, kelamın hikmetidir ki: ilim ile olur.

2- (Hikmet-i girdar), iş, amel hikmetidir ki ibadet ile olur.

3- (Hikmet-i didar), rüyeti Cemal hikmetidir ki marifet ile olur.

Bir defasında, Alaaddin tepesinin kuzeyinde, Karatay Medresesinin tamamlandığı gün, medreseni yaptıran hayır sahibi Emir Celaleddin Karatay Hazretleri, yaptırmış olduğu bu renk renk çinilerle süslenmiş medresede büyük bir toplantı yapmış, şehrin ileri gelen bütün emirlerini, bilginlerini, şeyhlerini davet etmişti. Şems ve Mevana da bu toplantıya davet edilmişlerdi. Şems Hazretleri, medresenin eşiğine oturmuş huzara dalmıştı.

Mecliste sohbet bir hayli devam etmiş, muhtelif meseleler konuşulmuş.. bir ara;

Baş köşe neresidir? Sorusuna gelince.

Mevlana Hazretleri:

Bilginlerin baş köşesi sofranın ortasıdır. Ariflerin başköşesi bir zaviyenin herhangi bir köşesidir. Sofilerin başköşesi ise sofranın kenarı.. ama, aşıkların mezhebinde başköşe dostun canının yanıdır,diyerek yerinden kalktı, halkın hayret dolu bakışları altında gidip Şems Hazretlerinin yanına oturdu. Bu hareketiyle Şemse olan sevgisini, aşk ve muhabbetle bağlılığını göstermiş oldu.

Şems ve Mevlananın da iştirak ettiği böyle ilahi meclisler, Konya'da epey bir zaman devam etti.

Şemsi Tebrizi Hazretleri bu gelişinde Mevlana ya daha çok hakim olmuş, himmet ve teveccühleriyle olgunlaştırmış, aşk ve muhabbet ateşiyle pişirmiş, ilahi nur ve feyiz deryasından kadeh kadeh içirerek ebedi saadete, sonsuz huzura erdirmiş, Hakka vuslatı sağlamıştı.

Şems Hz.leri, Mevlanayı Mevlana yapmak için, büyük fedakarlıklar  gösteriyor  vazifesi ile meşgul oluyurdu.

Mevlananın, Sultan Veledden bir kaç yaş küçük ortanca oğlu Alaaddin Çelebi, o günlerde genç bir delikanlı idi. Evin teklifsiz olan bu oğlu, bazen arkadaşlarıyla birlikte medreseye girip çıkıyor.. bu haller ise, Şems Hazretlerinin hoşuna gitmiyor ve üzülüyordu. Bir gün yine, Medrese avlusuna açılan Şemsin oturduğu sofranın önünden geçen Alaaddin Çelebiye:

Ey gözümün nuru zahir ve batın edebleriyle bezenmişsin ama benim odamın ve penceremin önünden geçerken, biraz hesaplı hareket etmen icap eder, demişti.

Alaaddin Çelebi ise bu sözlere kırılarak, sertçe:

Kimin evini kimden kıskanıyorsun Şeyhim?, diye cevap vermişti.

Bu söz o günden itibaren aralarında bir soğukluk doğmasına sebep olmuş, Şems Hazretlerinin gönlü incinmişti.

Şemsin ikinci defa Konya'ya gelişinde bütün Konya halkından pekçokları, Şemsin büyüklüğünü kemalatını anlamışlar ve gelerek kendisinden özür dilemişler, bir çokları da teslimiyet göstererek mürid olmuşlardı. Bir kısmı ise, Şems Hazretlerini sevmemiş gönüllerindeki kin ve buğzu, kıskançlık ve adaveti (düşmanlığı) atamamışlar, için için devam ettirmişler pusuda bekliyerek fırsat gözlemişlerdi. Bilhassa Alaaddin Çelebinin arkadaşları bu hadiseyi duyunca çok kızmışlar, bulunmaz bir fırsat sayarak bu haberi kısa zamanda şehre yaymışlardı.

Şemse karşı, içinde kin ve düşmanlığı olan asiler bir anda birleşerek kaynaşmaya, kıskançlıklarından tekrar küstahlık ve taşkınlıklar etmeye başlamışlardı.

Bir taraftan muhalifler böyle kaynaşırken, öte yandan Şems ve Mevlana Hazretleri arasındaki manevi muhabbet akılların tahayyül edemediği bir noktaya gelmişti muhabbetten Muhammed hasıl olur sözü gerçek olmuş Mevlana Hazretleri Kemale ermişti Çünkü Celaleddini Rumi küçük yaştan beri ilim tahsiline başlamış Halepte Şam da, Karaman da babasından ve Seyyit Burhanettin Hz.den zahiri ve batını ilimleri öğrenmek için çalışmıştı. Babası ve Seyyit Burhanettin Hz de mürşit idi ama Şems Hz.leri Mürşidi Kamil idi. Şems Hazretleri  seyrü sülukunu tamamlayıp kemale eren Mevlana Hazretlerine icazetini verdi.

Şems Hz.Sultan Veled  Hazretleri ile Konya’ya gelişinin beşinci yılında Mevlana Hazretleri gibi kabiliyetli bir müridin seyri sülukunu tamamlatmıştı.

Mevlana Hz.leri başka bir alemde sohbet ve irşat demlerinin en güzel ve en son merhalelerini yaşıyordu. Hamdım, piştim yandım, oldum.. diyerek manevi hayatının seyrini bu kısa sözleriyle anlatıyordu. Hak yolunda gitmek isteyen aşıkların yoluna ışık tutarak, Hakikat Şemsinin karşısında yanarak pişmenin ve olgunlaşmanın ne demek olduğunu göstermiştir. Artık  Mevlana Hz.leri kemale ermiş varacağı mertebeye varmış ve vuslatı temin etmiş, Şemsin irşat vazifesi ise sona ermiş. Bir kemâlin, zevali vardır. Ata sözünü gereği üzerine, Şemsin Mevlana uğruna başını feda etme zamanı gelmiş, kaderi ilahiyenin hükmü bekleniyordu. Şemsi çekemeyenler, O'nu ne pahasına olursa olsun uzaklaştırmak ve Mevlanayı elinden kurtarmak için plan kurmuşlar ve bu iş için de yedi kişi seçmişlerdi.

 


Şems Hz.nin Şehid Edilmesi

Mevlana ve Şems Hazretleri arasındaki bu eşsiz sevgiyi ve muhabbeti hazmedemeyen kimseler hazırladıkları planı uygulamak için M.1255 yılı Aralık ayının soğuk bir seherinde pusuya yattılar.

Şems ve Mevlana Hz. ise daldıkları manevi alemin sarhoşluğu içerisinde iken hücrenin kapısı sert bir şekilde çalındı bu iki dost manevi alemin sarhoşluğundan kendilerine gelerek birbirlerine baktılar dışarıdan bir ses Şems Hz.lerini çağırıyordu. Şems Hz.leri yerinden kalktı ve Mevlana Hazretlerine mubarek gözlerini dikmiş acı acı bakıyordu,

Ey Celaleddin duyuyormusun beni dönüşü olmayan bir yola davet ediyorlar, diyerek Mevlana Hz.ile vedalaşıp dışarı çıktı. Mevlana Hz. sanki yerinde donup kalmıştı. Ancak dışarıdan Allah diye bir nara duyunca kendine gelebildi. Şems Hz.Şehitlik şerbetini içmiş Mevlananın uğrunda adadığı başını teslim etmişti ve Allah (c.c) takdiri yerini bulmuştu.Şems Hz.nin sesini işiten Mevlana derhal dışarı çıktı.Dışarda kimseyi göremedi ama kapının önünde birkaç damla kan görünce heyecanından olduğu yere yığılıverdi.     

Dışarıdan gelen bu seslere Mevlana Hz.nin yakınları koşup geldiler yerde kendinden geçmiş olan Mevlanayı içeri aldılar.

Şemsi Tebrizi hazretlerine pusu kuranlar o eşsiz sultanın mübarek boğazını kesmişlerdi Şems Hazretlerini yaralı bir halde oradan götürüp güllük denilen  (şu andaki türbesinin olduğu yerde) kör bir kuyuya attılar. Bu büyük evliya o kör kuyu içerisinde çok sevdiği Rabbine doksandört yaşında teslim oldu. Bir müddet sonra kendine gelen Mevlana hazretleri (manen ) Şems hazretlerinin kör bir kuyuya atıldığını çevresindekilere söyledi.

Mevlana hazretlerinin oğlu Sultan Veled hazretleri müritleri toplayıp, mübarek naaşını kuyudan çıkarıp yıkadıktan sonra cenaze namazını Mevlana hazretleri kıldırmıştır. Mevlana Hz.leri Peygamberler öldükleri yere defn olurlar muktezasınca  onların varisleride öldükleri yere defn olunur dedi ve kuyunun yan tarafından bir merdiven boşluğu açarak Şems Hz.lerini son nefesini verdiği şu andaki türbesinin bulunduğu yere (kuyunun içerisine) defnedilmiştir. Mevlananın vefatından sonra Şems Hazretlerinin mezarı üzerine Selçuklular zamanında bir türbe ve ona bitişik bir mescit yapılmıştır.

Şems Hazretleri Konya’ya ilk gelişinde dört yıl kalmıştı.Fitne ve dedikodunun artmasından sonra Şam’a gidince onsekiz ay kaldı. İkinci defa Konya’ya gelişinde de beş yıl kaldı. Şems Hazretleri Mevlana Hazretlerinin  seyri sülukunu bu kadar zaman içerisinde tamamlatmıştır.   

Şems hazretlerinin mezarı hakkında çeşitli rivayetler ortaya atılmıştır. Ama doğru olan Şems Hazretlerinin mezarı bugünkü türbesinin bulunduğu yerdedir .

O oldu, bir daha kimse O'nu görmedi.

Peri gibi insanın gözünden kaybolup gitti,

Kendi hısım akrabasının ve halkın gözünden uzaklaşınca

Anka gibi dünyada meşhur oldu.

**

Vefatı Üzerine Düşünceler...

Hz. Şemsin vefatı daha önce ilk müslümanlarda nice örnekleri görülen bir hadisedir. Bedir gazvesinden sonra bir kısım sahabe: Allah Teala bir dahaki seferde müşriklerle bir harb nasip ederse, o zaman kafirlere neler yapacağımı Allah görecektir, diye Allah’a bu şekilde söz vermişlerdi. Yeri gelince de sözlerini yerine getirdiler. Kuran-ı Kerim de onların bu hali gelecek kuşaklara örnek olarak göstermek üzere şöyle buyurulur:

İman edenlerden, Allah’a verdiği sözü yerine getiren nice adamlar vardır. Kimi, bu uğurda canını vermiş, kimi de beklemektedir. Ahdlerini hiç değiştirmemişlerdir.  (S:Ahzab A: 23)

İşte Şems Hazretleri Salihler Divanında verdiği sözünü böylece yerine getirmiş oluyordu. Salihler Divanında Resulullah (sav) efendimiz:

Rum diyarında Molla Celaleddinin irşad olunması gerek, diye buyurdu. Bunun üzerine divanda bulunan ve Kırklardan olan Şemsi Tebrizi manen bildiği için el kaldırarak:

Ben irşad edeyim ya Rasulallah,  dedi. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v):

Fakat irşad edenin bu uğurda bir baş vermesi gerek, demesi üzerine Şems-i Tebriz- Hazretleri:

Ben varım Ya Rasulallah, diyerek, Resulullah (sav)’in çağrısı üzerine mukaddes varlığını ortaya koymaya söz vermişti.

Bu fani alemden nice erler geçtiler. Toprak hepsini bağrına bastı. Herkes için diğer alemde bir bekleyiş, bu alemde ise derin bir hüzün mevcuttur. Şu gökkubbenin altında nice olaylar yaşandı. Ancak yaşanan olayın ve yaşayan kimselerin Allah katında muteberliği önemlidir. Hz. Mevlana ile Hz. Şems hayatlarında Kuran ve Sünnetin bir bütün teşkil ettiğini isbat etmişler, her ikisinin de biribirine olan bağlılığı, Allah ve Resulüne olan iştiyaklarından ileri geliyordu. Görünüşte Mevlana Şemse gönül vermişti. Şems ise bunun karşılığında başını vererek vefa örneği sergilemişti. Dost için her türlü riske katlanmak, bütün zorlukları göğüslemek, dostu her şeyden önde ve ileride görmek, ancak Allah adamlarına mahsustur. Bu vefakarlıkları dahi onların ne kadar seçkin bir fıtrata sahip olduklarını belgelemeye kafi gelir.

Şemsin kayboluşundan sonra Hz. Mevlana belli bir müddet kendine gelememiş, her an dönüp gelecekmiş gibi Şemsi bekler dururdu. Ölüm, Allahü Tealanın koyduğu değişmez bir kanun olarak tahakkuk eden bir tabiat olayıdır. Her nefis ölümü tadıcıdır.” (S:A.imran A:185) Ölüm, kul ile Allah arasında cereyan eden bir olay olup, bunda kimsenin herhangi bir dahli olması mümkün değildir.

Kuran-ı Kerim, ölüm hadisesini Allah’ü Tealanın kuluna olan bir tür yakınlığı olduğuna dikkatlerimizi çekerek: Kişinin canı boğaza dayanınca ve siz o zaman bakıp kalırken, biz o kişiye sizden daha yakınızdır, ama göremezsiniz. (S:Vakıa A:83-85) Peygamberler başta olmak üzere Allah’ın (c.c) bütün kulları bu yoldan geçmişlerdir. Hak teala onlara ölüm anında gözükerek huzuruna onları almıştır. Bu gerçeğe inanmış kamil müminler için ölüm bir yok oluş değil gerçek dosta kavuşmaktır. Nitekim kendisini çağıran kimselerin çağrısına icabet eden Şems Hazretleri:

İşitiyormusun, beni çağırıyorlar. Hem de şimdi çağırıyorlar. Belki dönüşü olmayan bir davet bu... diyerek en kıymetli varlığını o yüceler yücesi dostuna seve seve teslim etmek üzere dışarı çıkmıştı. Çıkarken de en çok sevdiği aziz Mevlanaya veda ederken diğer zamanlardaki şekli bir yaklaşım göstermeksizin direk olarak davete icabet etmek üzere dışarı çıkmıştı. Bu çıkış gerçeğe kavuşmanın zevkini tatmak için bir çıkış idi.

Hz. Mevlana hayatta kaldığı müddetçe Hz. Şemsin bu acı vefat olayı hususunda diller susmuş ise de, vefatından sonra çözülmüştür. Bunun sebebi olarak Hz. Mevlananın kederini yatıştırmak gayesi gösterilir. Mevlana hazretleri Allah’ın hükümleri ile kendi kendini teselli ediyor, kederini  yatıştırmaya çalışıyordu. Kederi bir nebze olsun yatışan Mevlana hazretleri, İşte böyledir; Allah dilediğini yapar”(S:A.imran:A:40) ayetini düşünüyor ve bizim bu işte ne katkımız vardır? O, orada sözleşmiş ve kararlaşmıştı. O, bizim sırrımızın şükranesi olarak başını rehin koymuştu şüphesiz, Allah’ın takdiri yerini buldu, diyerek teselli buluyordu. Her ne kadar bu şekilde teselli bulmaya çalışsa da her nereye baksa şeyhini müşahede ediyor,elini dokunduğu her şey ona Şemsi hatırlatıyor, onunla geçirdiği tatlı anılarını hatırladıkça dilinden şiirler dökülüyordu.

Eğer insan ahdin uhdesinden gelirse

O senin yaptığın her methin fevkine çıkar.

Bundan sonra Mevlana Hz, çok heyacanlar gösterdi. Dostlar ağladılar, vecde geldiler. Mevlanadan aldıkları sema ile mersiye ve gazeller söylemeye başladılar.

Eğer benim, kaderim kadar gözüm ağlasaydı,

Gece ve gündüz seher vaktine kadar ağlardı.

Şemsi Tebrizi gitti. O, beşerin kendisiyle övündüğü..

Hak erine ağlayacak kimse nerede?..

Eğer bu dünyanın işitme ve görme duygusundan,

Başka bir işitme ve görme duygusu olsaydı ağlardı ilahi...

Mevlana, Şemseddinin mübarek yüzü uğurlu manası, kızgınlıkla dolu kıskanç, gözsüzlerin nazarlarından gizlenince Mevlananın kararsızlıktan huzuru kaçtı, gece gündüz kararı ve rahatı olmadı. Medresenin balkonunda daima gezinir ve şu rubaileri söylerdi...

Senin aşkından, her tarafta bir uykusuzluk var

Gece senin iki zülfünden anber kokusu saçıyor.

Ey Tebrizli ezel ressamı. Gönlümün karar bulması için,

Gönlüm her tarafta senin resmini yapıyor.

O ebedi dirinin öldüğünü kim söyledi?

Ümid güneşinin söndüğünü kim söyledi?

O güneş düşmanı, dama çıkıp iki gözünü kapadı ve güneş battı.

Yine büyüklerin bulunduğu bir toplantıda

Aşk koparanın öldüğünü kim söyledi?

Cibril Eminin, keskin bir hançerden öldüğünü kim söyledi?

İblis gibi inatla ölen kimse, Şemsi  Tebrizinin öldüğünü zanneder?

Sultan Veled Hazretleri, babasının bu coşkun halini şöyle ifade ediyordu:

Katreydi, coşup deniz oldu. Yüceydi, aşkla daha da yüceldi. Aradığı kendinde göründü. Naralar atıyor, feryatlar ederek coştukça coşuyor, aşk denizi köpürüp dalgalanıyor.

Ayrılık derdiyle kararı kalmıyor, herkes de O'na uyup genç ihtiyar... zerreler gibi O aşk güneşinin karşısında canla başla sema ediyordu. Artık aşk ve aşıklık, herkese din olmuştu...

Mevlana Hazretleri Şemsi Tebriziyi o kadar sevmiş ki muhabbetinden deryalar gibi coşmuş. Gerek sohbetlerinde ve gerekse eserlerine yazılmak üzere gönül hazinesinden Hazreti Şemse ait şu kıymetli sözler dökülmüş ve Divanı Kebirine kaydedilmiştir.

Şemseddin'in ayağına başım nedir ki feda edeyim

Şemseddin'in yalnız adını söyle, sana canımı vereyim.

Şemseddin'in aşkı benim giyeceğim...

Şemseddin'in aşkı benim beliren alametimdir.

Şemseddin'in kokusu ile sarhoş oldum, biz Şemseddin'in kadehinden mestiz.

Şemseddin'in göz aydınlığı, Şemseddin sevgili yardır.

Güzellerin Ay'ı Şemseddin'dir. Parlak güneş Şemseddin'dir. Can incisi Şemseddin'dir.Gece ve gündüz Şemseddin'dir.

Şemseddin kemalin nurudur.

Yalnız ben, Şemseddin diye terennüm etmiyorum... bağda bülbüller, dağda keklikler, Şemseddin, Şemseddin diye terennüm ediyorlar.

Şemseddin aşka yanan mum gibidir, aşıklar da, pervane gibidirler.

Güzellerin güzelliği, Cennet ehlinin bağı Şemseddin'dir.

Şemseddin İsa nefeslidir. Şemseddin Yusuf yanaklıdır.

Benim aklım, şuurum, benim gözüm kulağım Şemseddin'dir. Benim dilime gelen her şey Şemseddin'dir.

Allah'ım, isterim ki bir gece gizlice o hazretle buluşayım, Ey aşıkların kılavuzu, ey aşıkların Peygamberi Şemsi Tebrizi, sakın benden el çekme.

Ben daha ne vakte kadar gizlenip, Şemseddin Şemseddin, diyeceğim. Şemseddin, Hazreti Muhammed (s.a.v.)'in nurudur, iki cihanda da meşhurdur.

 


Mesnevi Manevinin Yazılışı...

Çelebi Hüsamettin Hazretleri

Çelebi Hüsamettin vakti ile Konya’ya göçmüş bir soylu ailedendir ve doğum yeri Konya’dır.Çelebi lakabını kendisine veren Mevlana Hz.leridir. Halife olarak Çelebi Hüsamettini seçti ve dostlarına şöyle dedi:

Ona baş eğin, önünde acizcesine kanatlarınızı yere gerin. Bütün buyruklarını yerine getirin, sevgisini canınızın ta içine ekin. O rahmet madenidir, Allah nurudur. Mevlana’nın bu buyruğu üzerine, bütün dostları ona itaat ettiler. Sultan Veledn dili ile:

Bütün dostlar onun lutuf suyuna testi kesildiler. Şemse ve Şeyh Selahaddine yapmış oldukları aşağılık hareketlerden kurtulmuşlar, edeplenmişlerdi. Haset etmeden Çelebi Hüsamettine itaat ettiler.

Mevlana, ancak Çelebi Hüsamettin’in bulunduğu mecliste rahat bulur huzur duyar coşup manalar saçar, hakikat ilminden bahisler açardı. Mevlanaya göre, hakikatlar memesinden manalar sütünü emip çıkaran Çelebi Hüsamettin dir. Mesnevisinde bu manaya işaretle şöyle der:

Bu söz can memesinde süttür. Emen olmadıkca güzelce akmıyor.

Dinleyen susuz ve arayıcı olursa ve beden ölü bile olsa söyler.

Dinleyen yeni gelmiş ve usanmamış olursa dilsiz bile sözde bülbül keslir.

 

Kapımdan içeri, namahrem girince, harem halkı, perde arkasına girer, gizlenir.

Zararsız ve mahrem birisi gelincede o kendilerini gizleyen mahremler, yüzlerindeki peçeyi acarlar.

Bütün güzel, hoş ve yaraşan şeyler, gören göz için yapılır.

Çengin zir (en ince) ve bam (en kalın) nağmeleri, nasıl olurda sağır kulak için terennüm edilir?

Allah, miski beyhude yere güzel kokulu yapmadı. Koku duyan için yarattı; koku almayan için değil.

İşte islami tasavvuf edebiyatının en büyük didaktik şaheseri olan Mesneviyi Çelebi Hüsamettin, Mevlananın tükenmez bir hazineye benzeyen ruhundan çıkarmıştır.

Hakikatte Hüdavendiğar hazretlerimizin tam mazharı Çelebi Hüsamettin idi ve bütün Mesneviyi şerif  onun ricası ile yazılmıştır. Bütün tevhid ve aşk ehli kendilerine bahşedilen Mesnevinin yalnızca yazılması hususunda kıyamete kadar Çelebi Hüsamattine teşekkür etseler yine şükran borcunu ödeyemezler.

Mevlana Hz. asil kişilerin sultanı Çelebi Hüsamettinin cazibesi ile heyecanlar içerisinde sema ederken otururken, ayakta, sükunet ve hareket halinde daima mesneviyi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, akşamdan başlayarak gün ağarıncaya kadar birbirleri arkasından söyler, yazarlardı. Çelebi Hüsameddin de bunu süratle yazar ve yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlanaya okurdu. Cilt tamamlanınca Çelebi Hüsameddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapıp tekrar okurdu.

Mevlana Hz. Allah’ın Cemal tecellileri içinde ruhen manevi haller yaşıyordu, müritlerinin irşadı ile bizzat uğraşıyor halka vaazü nasihatler ediyordu.

Nasihatinde şöyle buyuruyordu:

Ey müslümanlar, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in işareti buyurduğu yoldan yürüyüp onun sünneti seniyesini ihya etmelidir. Herkes en ziyade iyi, makbul ve muteber olan ameller ile kesbi maişet temin edip, çok itinalı çalışmalar sayesinde maişet, kazanç sağlayıp helal maldan yemelidir, helal yemeli, helalden içmeli, helalden giymeli, helal söylemeli, helal dinlemeli hasılı her hareketini, her sükünetini, her halini ve ahvalini Peygamber Efendimiz (s.a.v) in tavru hareketlerine uydurmalı, onun izinde bulunmalı onun yolundan yürümeli, bilhassa benim fukaram, bahsi geçen vasıflar ile beraber sanat ehli, sanat Erbabı olmalıdır, Ehli irfan erbabı mearif olmalıdır. Zira adabıma riayet eden müridlerim yarın kıyamet gününde benimle mukarrin olduklarında yüzleri ak olup, benim adabıma muhalefet, tarikime  aykırı hareketlerde bulunanlar ise benim yüzümü görmeye demişlerdir.

Hz. Mevlana’ya yine bir kimse daha maişet darlığından şikayet eder. Ona da cevaben:

Ey aziz, eğer senin azandan birini ayırıp sana bin altın verelim deseler razı olurmusun? der. O kimse hayret ederek cevap verir

Yok, hayır, razı olmam, deyince Mevlana Hz. yeniden söze başlar o kimseye:

Be kardeşim ya niçin maişet darlığından şikayet edersin, neden aczini izhar ederek halinden şikayet edersin, fakirim dersin bu kadar cevahir kıymetinde azaların var iken, bu kadar vücudunda sıhhat, bedeninde afiyet var iken, bu sıhhati, bu afiyeti Cenab-ı Allah sana bedava vermiş sana lütfundan bağışlamış iken bütün bu azalar ki her biri ayrı ayrı vazifelere yarar halde sana Cenab-ı Allah tarafından lütf edilip bağışlanmış iken niçin bunların kadrini bilip, bunlara şükür etmessin? Zira Cenab-ı Allah şöyle buyurmuşlardır.(Eğer kulum elindeki nimetlerinin şükrünü eda ederse ben o nimeti artırırım) buyurmuşlardır.

Bir başka nasihatinde;

Hazreti Mevlana’nın yaranından bir kimse bir başkasından bir huzursuzluk görse, rahatsız olsa, Mevlana Hazretlerine şöyle buyururlar idi:

Huzursuzluk ki alemde vardır, olur olmaz şeylere gönül bağlamaktan hasıl olur. Ey ehlullah talibleri, bu alemden ve bu dünyanın lezzetlerinden gönlün muhabbet edeceği, nefsin hoşlanacağı her ne var ise cümlesinden gönlü ayırır, hatırına getirmezsin.Hiç huzursuzluk kalmaz, insan hiç rahatsız olmaz. Dünya telaşesinden, dünya kaygısundan incinmeyi hatırına bile getirmeyen kimse dünya kaygılarından azad olmuş demektir. İyilik edici, kerem ve ihsan sahibi olan kimse, cömert ve sehavetli olan kişi cezası olan cezasını, suçu olan kimsenin suçunu layık ve seza olduğu halde bile afveden kimsedir.

Bir başka nasihatinde;

Şöyle rivayet olunmuştur ki: Hoca Zeynüddin Abdulmü’min Tokadi derler ulemadan bir kimse olup, bu kimse alim, fazıl ve çok sevilen kimseymiş Bu hoca Zeynüddin Abdulmü’min anlatıyor:

Ben Hz. Mevlana’nın zamanı şeriflerinde Emir Celalalettin’in Karatay Medresesinde Şemseddin Mardini Hz.nin müridi idim. Bir gün alim ve fazıl kimseler, bir çok ulu zaatlar Şemseddin Mardini Hz.nin hizmetinde toplanmışlar, Hz. Mevlana’nın güzel vasıflarını ve hayret verici hasletleri, ali derecelerini ve yüksek hakikatlerini o kadar vasfettiler ki, o kadar mübala ettiler ki, meclis ehli imrenip ona gıyaben sevgi ve muhabbet arz eylediler. Şemseddin Mardini’de bu vasfedilen mubalağlı bahisleri tastik ederek desteklediler. Benim kalbimde şöyle bir tereddüd var idi: ben kalbimden, bunun gibi bir sultan, bunun gibi medhü senaya şayan olan bir zaat nasıl olur da sema eder, bu haller meşru değildir, diyerek içimden ızdırap hasıl oldu.  Lakin ben bunu kimseye demedim ve dilimede getirmedim. Sabah olunca ben mescit yolunda Hz. Mevlana’ya rast geldim. Bir taraftan Şemseddin Mardini de geldi, hemen ileri yürüyüp Mevlana Hz.nin kemal-i edep ile yanına vardı. Bende kemali edep ile yanlarına vardım. Mevlana Hz bana dönerek:

İnsanın açlık ve ızdırap hallerinde hınzır eti yemesi şeran caiz olmuştur.Fakat insanın, insan eti yemesi asla caiz olmamıştır. Din alimleri açlıktan zaafa düşmemek için hınzır eti yemeği caiz görmüşlerdir.Fakat insan eti yemeği değil. Keza tabibler ittifakla mümin ve muvahhidin bedeni hızır eti yemek sureti ile sıhhat bulur demişlerdir. Fakat insan eti yemeyi asla bahis konusu etmemişlerdir. Ey hoca Zeynüddin bu akşam Şemseddin Mardini’nin meclisinde Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin etini yedim, bak sözlerime dikkat et merdan-ı ilahi olan kimselerde ehlullah olan zatlarda öyle bir hal, öyle bir zaruret vardır ki, o hal, o zaruret, zikretmedikçe o kimseden zail olmaz. O kimse o halden o zaruretten zikretmedikçe kurtulmaz, halas olmaz ve rahat edemez. Daha açık bir lisan la Cenab-ı Allah’ın nurlarından bir nurunu tecelli etmesine Tur dağı bile tahammül edememiştir. Bizim gibi zayıf, aciz biçare insanda ne kadar kuvvet vardır ki tahammül edebilsin. İşte Cenabı Vacibül Vücud Hz.nin nurundan bir zerre tecelli ettiği zaman sema’ ettirir, coşturur, taştırır, insana zevk verir. Kişiye safalar getirir,buyurdular. Ben de Mevlana Hz. nin bu sözlerinden ne derece keramet sahibi olduğunu ve söylediklerinden kat kat üstün olduğunu anladım. Ve derhal tövbe ve istiğfar ederek kendine sıdk-u ihlas ile bağlandım ve kendine karşı büyük sevgi ve muhabbet besleyip halishane bir mürid oldum. Bundan sonra da evliyaya dil uzatanlara nasihatte bulundum, dilimin döndüğü kadar ikaz etmeye çalıştım, demiştir.

**

Mevlana ve Yunus

Mevlananın etrafında geniş bir çember oluşmaya başlamıştı. Bu çemberin içine Mevlananın genç halifesi Çelebi Hüsamettin ile birlikte kalabalık bir ahi topluluğu esnaf ve sanatkarlarda girmişti. Mevlananın artık ağaçta olgun meyva, tarlada dolgun başak, haktan alıp halka saçtığı günleriydi. Gönül erleri çevresinde bir halka, onun sema ve sefa meclislerinden gürül gürül akan feyz pınarlarından kana kana içiyorlardı. Bu halkaya giren genç ihtiyar herkes miktarınca nasibini alıyordu.

İşte bu günlerde Taptuk Emre Hz.lerinin dergahına tapulanmış, efsanevi çileyi doldurmuş seyri sulukunu tamamlayıp kemale ermiş olan Yunus Emre Hz.leri de malum olduğu üzere seyahate başlamıştı. Bu seyahetlerinin birinde büyük pir Mevlana Hz.lerine ziyarete geldi. Onun  sema ve sohbet meclislerinde bulundu.

Yunus Emre ve Mevlana Hz.leri Allah’a (c.c) kul Muhammed Mustafa’ya (s.a.v) ümmet olma nimetinin neşesiyle zikr (Sema) ve sohbet meclislerinde mana alemine dalmış, bu alemin zevkine varmışlardır. Mevlana Hz.leri büyük Hak aşığı Yunus’u çok sevmiştir. Yunus Emre Hz.leri de Mevlana Hz.lerine çok iltifatlar etmiş ve bu durumu şu beyitinde anlatmıştır:

Mevlana Hüdavendigar bize nazar kılalı

Onun görklü nazarı, gönlümüz aynasıdır

Mevlana Hz.leri de Yunus için şöyle söylemiştir.

Ben maneviyatın hangi kapısından girdimse, Koca Yunus’un ayak izlerine rastladım, demiştir. (Manevi halinde yani seyri sulukunda görmüştür.)

Yunus Emre Hz.leri Mevlana Hz.lerinin dergahında uzun süre kalıp çok sohbetler etmişlerdir. Aşk ve neşe ile çok beyitler söylemişlerdir. Bir defasında, Mevlana Hz.leri şöyle söylemişlerdir;

Bizim medresemiz aşktır. Müderrisimiz ulu Allah’tır. Biz bu medresenin talebeleriyiz dersimizi her dem tekrar eder dururuz.

Yunus Emre;

Biz talibi ilimlerüz, aşk kitabını okuruz.

Çalab Müderris bize aşk hod medresedür.

Mevlana Hz.leri;

Gönül buğday tanesine benziyor, biz ise değirmene. Değirmen nereden bilecek bu dönüşün hikmeti ne? Derken

Yunus Emre;

Bu dünyanın misali

Benzer bir değirmene,

Gaflet anın sepeti,

Halk anda üğüne.

Mevlana Hz.leri;

Ey aşıklar ey aşıklar, bizim dinimiz mezhebimiz aşktır. Biz aşk çocuklarıyız.

Yunus Emre;

Ey aşıklar ey aşıklar,

Aşk mezhebi dindir bana.

Gördü gözüm dost yüzünü,

Yas kamu düğündür bana, demektedir.

Mevlana Hz.leri bir rubaisinde ilmin kendisi bilmek olduğunu, kendini bilenin ise Allah’ı bileceğini şöyle ifade etmiştir.

İlmin bütün ahkamını nefsinde bulursun

Bir lahze eğer nefsine hakim olabilsen

Esrar aramak tozlu kitaplarda haşivdir

Kendini bulursun onu ancak bulabilsen.

Yunus Emre Hz.leri de;

İlim ilim bilmektir.

İlim kendini bilmektir.

Sen kendini bilmez isen,

Bu nice okumaktır.

Bu güzel beyitleriyle birbirlerine çok iltifatlarda bulunmuşlardır.Mevlana ile Yunus Emre Hz.leri arasındaki bağ ve bağlantı onların manevi dünyalarının birbirinden farksız oluşundandır. Her ikiside Allah katında Tevhidi İlahi inancı içinde gerçek vuslata Allah’a ulaşma yolunda Muhammedül Mustafa’yı rehber edinmişlerdir.

Mevlananın vefatından sonra Yunus bir beyitinde, Fakih Ahmet ve Seyyid Necmeddin gibi devrinin ileri gelen tasavvuf pirlerini  saydıktan sonra Mevlanaya Kutbu Cihan yani Cihanın irfan kutbu, en yücesi, diyerek onu şöyle anlatmaktadır.

Fakih Ahmet Kubbettin

Sultan Seyyid Necmettin

Mevlana Celaleddin

Ol Kutbu  Cihan Kanı

Mevlana Hz.lerinin ziyaretine Şiraz’dan, İsfahan’dan, Buhara’dan, Semerkant’dan ve pek çok ülkelerden büyük alimler gelmişlerdir.

Mevlana Hazretleri Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri ile aynı zamanda yaşamışlardı. Bu iki Allah dostu birbirlerini çok sever ve çok medh ederlerdi. Bir gün Mevlana Hazretlerinin dergahına iki kişi gelip Mevlana Hazretlerine;

Efendim bizim bahçeye bir inek girmiş günlerdir o ineğin sahibide çıkmadı. Eğer müsaade ederseniz sizin dergahınıza bağışlamak istiyoruz, derler.

Mevlana Hazretleri biz onu kabul edemeyiz. En iyisi siz onu Hacı Bektaşı Veli Hazretlerinin dergahına götürün, der.

O adamlar Mevlana Hazretlerinin tavsiyesine uyup Hacı Bektaşı Veli Hazretlerinin dergahına götürüp teslim ettiler. Hacı Bektaşı Veli Hazretlerine Mevlana Hazretlerinin selamını ilettikten sonra şu soruyu sordular;

Efendim Mevlana Hazretleri bu ineği niçin kabul etmedi derler. O yüce pir şöyle cevap verir.

Mevlana Celaleddin zümrütü anka kuşudur. Aşk bahçesinin bülbülüdür. Bülbüller et yemez der. O kimseler oradan ayrılıp Konya’ya gelirler. Hacı bektaşı Veli Hazretlerinin selamını ilettikten sonra Efendim sizin kabul etmediğiniz ineği Hacı Bektaşı Veli Hazretleri nasıl kabul etti, deyince Hak aşığı Mevlana Hz. şöyle dedi;

Hacı Bektaşı Veli Hazretleri ummandır, o inekte bir zerre idi ummanın içinde bir zerrenin lafımı olur diyerek, latif bir cevap vermişlerdir.

 


Hz.Mevlana’da İlim

Veliler kubbelerin altında ya da Kubbelerimin altında gizli nice velilerim var, tarzındaki hadisi kudsiyi şöyle açıklıyor Mevlana Hazretleri:

Veliler ve mest dervişlerle sohbet ettiğiniz zaman onların huyundan suyundan kendi huyunuza suyunuza uyan, aklınıza yatan şeyleri alın, size uymayan taraflarını da orada bırakın, dışarıya taşımayın. Kötülüklerin yayılmaması için halkın önünde bu tür şeylerden hiç bahsetmeyin. Eğer onlarda bu kötü ahlak kubbeleri olmasaydı dünyada kalmazlar, ya tez zamanda ölürler ya da Abdallar zümresine katılarak gayblara karışırlardı.

İnsanların iyiliği ve  dünyanın ayakta kalması için Allah onları ayıpların kubbeleri altında tutuyor ki, iyiyi kötüyü birbirinden ayıran muhibler, bu kabiliyetten mahrum olan münkirlerden farklı bir mevkide bulunsunlar. Allah iyiyi kötüden ayırır.

Ayık olanlar daima dış görünüşün düzelmesine ve insanları düzeltmeye çalışırlar.

Mest olanlar ise, dış görünüşe ait işleri yıkmaya uğraşırlar. Bunlar laubalidirler. İşte bu yüzden, akıllılar ayık, aşıklar ise mesttir. Uluların en olgunları ayık mestlerdir. Zahir ve batını düzeltmek onların elindedir.

Mestler daima rahat eder, akıllılar ise dünyanın zahmeti içinde ezilirler. Diğeri de Hakkın kucağında sızmış kalmıştır.

İnsanlığın piri Hazreti Mevlana bir gün, evrenin ve devranın çözümsüz gizem dekorlarından dönüp dolaşan şeylerin esrarından dem vururken, bir ara:

Görüntünün ötesini görebilen Hak ehli için bu dünyanın sureti yüce Rabbin yüzüdür deyince, görüntüye takılıp kalan Taceddini Erdebi:

İyi de efendi, Hazreti Peygamber, niye dünya bir leştir, dedi Bu nasıl olur? Diye sordu.

Bunun üzerine Hazreti Mevlana:

Dünyanın sana bir leş gibi görünmemesi ve senin de köpeklerden sayılmaman için, onu isteyenlerden olma zira Allah sevgisinden özge ne ile uğraşırsan o leştir ve leşten de kötüdür Her yerde ve her şeyde, her an her dem Allah’ı ara ki onun yüzüne layık ve her şeyde onu görebilme bilgeliğinde olasın. Hiçbir şey görmedim ki onda Allah’ı görmeyeyim. Sözünün esrarına eresin.

Hazreti Mevlanaya bir gün bir aziz:

Şeytan Muhammed’in kalbine vesveseler verir ve hiç şüphe yok ki Ömer’in gölgesinden kaçar, buyurulduğu vechile, Hazreti Peygambere bile vesvese verdiği halde, Hazreti Ömer’in gölgesinden bile kaçıyordu. Bunun hikmeti nedir? Buradaki sır nedir? diye sordu.

Hazreti Mevlana şöyle buyurdu:

Muhammed (Aleyhisselam) bir denizdi, deryaydı, Ömer ise, dolu bir kadehti.

Denizi köpeğin ağzından korumazlar, çünkü derya köpeğin dili ile pis olmaz. İnciler meydana getiren bir deniz, Bir köpeğin ağzı ile pislenmez.

Fakat bir su bardağını köpeğin dilinden korurlar,zira küçük bir kadehin suyu, köpeğin yalamalarıyla değişir ve bozulur.

Hazreti Mevlana bir gün bir mahfelde:

Ben Mevla’yı daim kırmızı elbise ile gördüm. Hadis-i şerifini açıklarken dinleyenlerin nefesi tutuldu, mecali tükendi.

Sohbetin akışı içerisinde Mevlana: Ben Mevla’yı daima kırmızı hülle içerisinde gördüm, tarzında bir rivayet daha olduğunu ifade ederek şu gazele başladı:

Kırmızı hüllenin kılları içinde gözden ve ruhtan daha yüksek olan bir nur vardır.

O ruh kaşı gözü ve esmer rengi ile latif bir suret oldu... 

Keyfiyetten münezzeh olan Mevla, Peygamber Mustafa’nın suretinde göründü...

Onun o sureti, suretin yok olmasıdır, o gözler bir kıyamettir

Ne zaman halka baksan, Mevla’dan sana yüz kapı açılır...

Mustafa’nın sureti yok olduğu zaman, her şeyden münezzeh olan yüce Allah dünyayı kapladı...

Daha sonra başka bir toplantıda, aynı bağlamda şunları söyledi Hz.Mevlana:

Allah, kendi eserine bakanın yanında mevcut, zatına bakanın yanında namevcutur...

Allah’dan başkasına kavuşmak ona doğru gitmekle olur. Halbuki Allah’a ancak sabır ile ulaşılabilir.

Allah güneşten daha çok görünendir. Kim gördükten sonra anlatılmayı ararsa o kayıptadır...

Hazreti Mevlanaya bir kimse gelerek huzurunda falanca şarap içer ama sarhoş olmaz der. Hazreti Mevlana cevaben:

Meğer o kimse şarabı yakasından içeri döker, çünkü şarabın hassası mest eylemektedir. Eğer kimse mest olmuyorsa, o içtiği şarap sirkedir, sirke içmiş olur. Mesela şeriat ve tarikat taklitçileri gibi ki: Onlar evliya kelamını, peygamber hadisini ve Allah kelamını, yani Kuran’ı Kerimi okurlar da hiç kendilerine mestlik gelmez, zevk ve şevk hasıl olmaz. Zira okumaları ve talim etmeleri çiğneme gibidir, çiğnerler amma yutamazlar. Maksud Hudahanlık değil hudadanlıktır, liya’büdune’den garaz liyarifune’dir der ve daha bir çok nasihatler eder, nükteli sözler söyler.

Rivayet olunduğuna göre: Bir derviş Mevlana hazretlerine sorar:

Efendim, Hazreti Adem Aleyhisselam’n çamuru niçin gece ve gündüz değil de sabahleyin yoğuruldu? der.

Mevlana Hazretleri şöyle cevap verir:

Eğer gece olsaydı tamam zulmani ve sekıyl olurdu, eğer gündüz olsaydı cemiyan nurani ve hafif olurdu. Zira (Feminküm kafirun ve minküm mü’minün) ayeti kerimesine mutabık olmazdı. Sabahda olmasının hikmeti bazı müttaki ve bazı kafir ve şaki ola der.

Yine bir salik Mevlana Hazretlerine sorar:

Hazreti Adem aleyhisselam balçığı yoğurulurken suyuna toprağına saman katılmışmıdır? der. Hazreti Mevlana ona da şöyle cevap veriri:

Kur-anı Kerimde: (Halekal İnsane min salsalin kelfahhar) varid olmuştur. Bu ayeti Kerimeden sadece su ve toprak anlaşılıyor. Eğer saman olsaydı benim ökçelerim yarılmazdı, deyip kendi mübarek ökçelerini gösterir. Mübarek ökçeleri abdest suyundan, riyazat ve sema etmeden, taşlı çakıllı yerlere basa basa yarılmış olup teşbih olmasın arpa ekmeği gibi bölük bölük idi. 

**

Mevlana Hazretleri’nin Edep Ve Ahlakı

Mevlana Hazretleri, her evliyada olduğu gibi ahlakı Muhammedi ile muttasıf Rasulüllah (s.a.v) Efendimizin ahlakıyla ahlaklanmış, ulvi tabiatlı, mütevazı, halim, selim, gayet cömert, şefkat ve merhametli, alicenap, veliler sarayının sultanı, maddi ve manevi ilim, irfan, marifet ehli, aşk ve muhabbet deryasında kaynayan, takva vera sahibi, erenler bahçesinin şah gülü, eşsiz kerametlerin kahramanı, ulu erlerden, Allah dostlarından biridir.

Şöyle naklolunmuştur ki: Hz. Muhammed (sav) ahirete irtihal ettiklerinde Ebu Bekir  Sıddık (ra) rüyasında ağlayarak:

Ey dertlilerin dermanı, ey aşıkların göz nuru, ey enbiyalar serveri, ey evliyalar rehberi, ey insü cin Peygamberi. Diğer enbiyalar dünyada çok ömür sürüp ümmetlerine nihayetsiz din talim edip ahlak telkin etmişlerdir. Siz ise enbiyanın eftali iken az bir ömür sürüp, bizleri yetim bırakıp gittiniz, deyince Efendimiz (sav) ona:

Ya Eba Bekir. Benim bir gün davetim, diğer enbiyanın bin gün daveti hükmündedir ve benim ümmetim arasında  alimler olacaktır. Fetvasınca Beni İsrailin enbiyası mertebesinde olacaklardır. Bahusus ümmetlerimin biri de Mevlana Celaleddini Rumidir ki, bütün hareketi benim hareketime uygun, bütün sözleri benim sözlerime benzer ve her hususta benim şeriatıma mutabık olur. O da senin sülalenden gelecektir, diyerek Ebu Bekir Sıddık (r.a)’a teselli vermiştir.

Kendisine karşı yapılan hareket ve fenalıkları çabuk affeder, etrafı ile daima hoş geçinir, aleyhinde olanlara dahi lütufla muamele ederdi.

Yanında bulunanlara zahirlerine göre (dış görünüşlerine göre) değil, amel ve itikadlarına göre değer verir, meşgul edici şeyleri, gösterişi hiç sevmez, sade yaşardı. Vardığı yerlerde, halkın el etek öpmesinden çok sıkılır, huzurunda yere kapanmak ve bel kırmaktan hiç hoşlanmaz, arzu etmezlerdi.

Şu halde Mevlevi dergahında görülen baş kesmeler, bel kırmalar, yerlere kadar eğilip secdeye kapanmalar, Mevlana Hazretleri zamanında olmayıp, sonradan ortaya çıkarılan yersiz ve asılsız prensibi, taklitten, riyadan (gösterişten) şöhretten aşırı hürmetten sakınmaktır.

Peygamberimiz (sav) bile çok kere elini öptürmemiş, teşrifleri esnasında ayağa kalkanları bundan men etmiştir.

Ebu Hureyre (r.a)’ın rivayetinde Peygamberimiz (sav)

Ben, ne Acem Şah’ı ne de Rum kralıyım ancak Allah’ın kulu ve Rasulüyüm, demiştir.

Evet yerine göre el öpmek, bir büyüğe karşı yakışan hürmeti göstermek lazımdır ancak, aşırılık derecesine vardırmamak üzere o da Allah rızasını kastederek olmalıdır. Çünkü onlar, sultanlıktan ziyade, kulluktan hoşlanırlar.

Nitekim Cenabı Mevlana bir rubaisinde:

Men bende şüdemi bende şüdem,

Men bende benaclet beser-efgende şüdem

Her bende şeved şad ki azad şeved,

Men şad ezanem ki türa bende şüdem.

Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum,

Ben adbi zaif (aciz kul), kulluğumu...

Layıkıyla yapamadığım için eğdim

Ve başımı önüme eğdim      

Her köle azad edilince sevinir.. ilahi, ben ise

Sana kul olduğum için seviniyorum.

Mevlana Hz.Mesnevisinde:

Hüsnü ahlak izinde ve talebinde olda, güzel huylu olanlar ile otur. Gülyağının gülden nasıl huy edindiğine dikkat et

Ahlakı hamide ve ameli salihi adet edin ki Allahü Zülcelal Hz.nin huzurunda mahcup olmayasın

İnsanları ekseri cennete koyan, Allah korkusu ve güzel ahlaktır. Ekseri cehenneme sürüklüyende dil ve fuhuştur, der ve ahlakı mesnevisinde bu sözler ile açıklar.

 

Bir gün Hazreti Mevlana ve gönül dostları, Hüsameddin Çelebinin bağına gidiyorlardı. Hepsinin altında birer eşek olunca konu ister istemez eşeğe gelip dayandı.

Hazreti Mevlana:

Eşek salih kulların bineğidir... Hazreti Şit, Hazreti Üzeyir, Hazreti Muhammed Aleyhisselam gibi daha pek çok peygamber, eşeğe binmişlerdir... derken Şehabeddin Guyendenin eşeği anırmaya başladı.

Bu duruma canı sıkılan Şehabeddin Guyende,eşeği susturmak için başına vurmaya başlayınca, Hazreti Mevlana :

Ne yapıyorsun Şehabeddin? Seni taşıdığı için teşekkür etmen gereken zavallıya vurup durma. Kendini onun yerine koy, bir de öyle düşün. İki şey için anırır hayvan:  Ya açlıktan ya da cinsel arzudan...Eh bunda da bütün canlılar müşterektir... Herkes en çok bu iki şeyi düşünür elbette. Bu durumda sadece ona vurmak ve onun başına kakmak, hiç de adil bir davranış değil demiştir.....

Hoca Nasühiddin anlatıyor :

Hz. Mevlana bir defa hamam da fukarasına sorup bu cemiyette Mevlanalık kimindir diyerek üç defa sorar. Hiç cevap veren olmaz. Nihayet buyurulur ki :

Eğer bir misafir gelse, hamamın camekanından baksa ve sizin elbiselerinizi, hırka ve taçlarınızı görse muhakkak sizin mevlevi olduğunuza hüküm verir ve bilir ki Hz. Mevlananın fukarası hamamdadır. Yani sizin hırkalarınız siz hiç görünmeden sizin Mevlevi olduğunuzu tarif eder. Ey ahbabü yaran, ey fukarayı mevlevihan, siz cehdü gayret edin ki sizin Mevlevi olduğunuzu elbiseleriniz, hırkalarınız, taçlarınız değil, canlarınız tarif etsin. Zira itibar dış görünüşünüz, dış elbisenizin gösterdiği, tarif ettiği, zahiri görünüşünüze değil, asıl itibar iç görünüşünüze, canınıza, kalbinize, niyetinizedir. Binaenaleyh batınınızı mearif ve meani  nuru ile münevver ve müzeyyen edin, nurlandırın, ziynetlendirin ve temiz itikat ile donatın, bezeyin ve süsleyin,diyerek fukarasına vaazu nasihat edip, tenbih ve ikazda bulunmuşlardır.

 


Mevlana Hazretlerinin Aile Münasebetleri

Mevlana Hazretleri Kuran ve sünnet çizgisinden zerre kadar ayrılmadı. O’nun aile münasebetleri de Hz. Peygamber (s.a.v) efendimizin aile münasebetleri gibi idi.

Herkese, hepimize ışık tutacak bir menkıbe var bu konuda. Hazreti Mevlananın eşi Kira Hatun, bir gün oğlu Sultan Veled den yakınarak:

Biz hepimiz, onun hiddet ve şiddetinden zahmet çekiyoruz deyince, o büyük terbiye ustası Hz.Mevlana eşine demiş ki: Hatun. Ona sert bir söz söylenemez. Çünkü  Hak Teala Hazretleri ona kızmaz, onu seviyor. O, hür ve serbest bir adamdır. Ben yüzüne karşı ona kaba bir şey söyleyemem...dedi.

Çoğumuz eve gelipte:

Bugün ne yiyeceğiz? diye sorduğumuz zaman,

Hiçbir şey yok denilirse, kızar köpürür, homurdanır sokurdanır.

Çok müsrifsiniz. İsraf etmeseydiniz böyle olmazdı, diye bağırıp çağırırız.

Böylesi durumlarda Hazreti Mevlana, sevincinden külahını göğe atarak.

Hamd olsun yüce Allah’a şanına yaraşan biçimde hamd olsun. Bugün evimiz, Peygamber evine döndü, hamd olsun, diyerek sema edermiş.

Hayatın akışı içinde herkes bir takım sıkıntılar yaşar. Hayatın tabiatında var olan cilveler bunlar. Acı tatlı, hoş nahoş her şey cilvedir. Cilvesiz hayat olmaz.

Bu cilveler içinde zaman zaman herkes hepimiz bir takım sıkıntılara girer,hayattan bezer ve bitkin düşer. Olayların baskısına yenik düşme hali bu. Hale mağlub olma da deniyor buna.

Sultan Veledin konuyla ilgili bir hatırası var şöyle anlatıyor:

Bir gün sebebini bilediğim bir sıkıntı içinde kıvranıp dururken, babam Mevlana içeri girdi. Beni bezgin ve sıkıntılı görünce:

Bu ne hal Bahaddin, birinden mi incindin? diye sordu.

Hayır dedim, bilmiyorum ne haldir?   

Ben böyle söyleyince, hemen odamdan dışarıya çıktı. Biraz sonra bir kurt postuna bürünmüş vaziyette tekrar içeri girerek bana tıpkı çocukları korkuttukları gibi

Böö böö. Böö  böö... demeye başladı.

Babam birkaç defa böyle yapınca benim sıkıntım dağıldı ve gülmeye başladım.

İşte o zaman, şunları söyledi babam Mevlana:

Seni senden daha çok seven sevgili, bir gün sana ters bir cilve yapsa ve sana, tıpkı benim yaptığım gibi: Böö böö...Yapsa, ondan korkar mısın? Diye sordu.

Hayır dedim, korkmam.

Bunun üzerine şunu söyledi:

Seni üzen de, sevindiren de hep aynı sevgilidir. Bahaddin, hep O’dur, hep O’ndandır ve hep O’ndan feyizlenirsin.

Kıvılcım gibi kahır elbisesi giyse de onu yine tanır, çünkü o bu tarzda mest olarak bize defalarca gelmiştir...

O halde niçin boş yere üzgün durarak sıkıntının elinde aciz kalıyorsun?

İçinde sıkıntı görünce onun çaresine bak çünkü dalların hepsi aynı kökten biter.

İçinde genişlik, ferahlık görünce ona su ver gönül ferahlığından doğan meyveyi de dostlara ikram et.

Mevlana, ince ruhlu gayet hassas ve nazik bir baba gönül almakta, gönül okşamakta ve kadirşinaslıkta örnek bir aile reisidir.

Gelini Fatma Hatuna ve oğlu Sultan Velede gönderdiği mektupları okuduğumuzda, onun ince ruhunu, nezaketini ve kadirşinaslığını açıkça görmekteyiz.

Gelinine hitap ederken kullandığı ;

Bizim de gönlümüzün, gözümüzün ışığı, aydınlığı, alemin de gönlünün ve gözünün ışığı, aydınlığı...

Canım canına karışmıştır, birleşmiştir. Seni inciten her şey beni de incitir.. sizin gamınız, on kat fazlasıyla bizimdir. Sizin düşünceniz, tasanız bizim düşüncemiz, bizim tasamızdır... Aziz oğlum Bahaeddin sizi incitirse, gerçekten sevgisini ve gönlümü ondan alırım... ifadeleri onun hassas ruhunun, nezaketinin ve gönül okşayılıcılığının delilidir.

Oğluna hitaben yazdığı mektubundaki şu cümleler de onun kadirşinas şahsiyetinin aynasıdır.

Padişah Şeyh Selahaddin’in kızının hatırına riayet edilmesi için şu birkaç satırı yazdı... Allah için şu babanızın yüzünü, kendi yüzünü, bütün soyumuzun, sopumuzun yüzlerini ak etmek istersen, onun hatırını aziz, ama pek aziz tut. Onu   can ve gönül tuzağıyla avlamak için her günü ilk gün, her geceyi gerdek gecesi say...

Ergenlik çağına erip de dervişliğe ve ermişliğe göz ve gönül diken insanların ulaşmaya çalıştıkları nefsi safiye mertebesi, herkesin vaktiyle yaşadığı çocukluk safiyetinin kemale ermiş şeklidir.

Mesnevihan Siraceddin Efendi, çocukla çocuklaşma konusunda, bizzat yaşadığı bir hadiseyi şöyle anlatır:

Arife, öküzcülük edebilir, diye latife ettiler.

Bunun üzerine arabanın öbür ucundan da Hüsamettin Çelebi tutarak, ikisi birlikte dergahın avlusunda dolaşmaya başladılar.

Ulu Arif Çelebi tatlı tatlı gülüyor, oynuyor, sevinç çığlıkları atıyordu.

Mevlana hazretleri bir süre sonra, Ulu Arif Çelebinin başını okşarken, şunları söyledi;

Çocukları okşamak, şeriat padişahı ve hakikat ayının feleği olan Peygamberimiz Aleyhisselamdan biz müslümanlara kalmış bir mirastır. Hazreti Peygamber: Çocukla olan çocuklaşır, buyurmuştur.

Babanın aklı dünyayı da ölçse, çocuğun anlaması için tı tı der.

Madem ki işim gücüm çocuklar, çocukların diliyle konuşmak gerek.

Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin çocukluk yıllarında Hazreti Peygamberin (sav) kapısında oynuyorlardı. Oradan geçen bir bedevi devesini dehletmek amacıyla ona vurunca, deve af af der gibi bir ses çıkarıyordu. Bu duruma çok gülen çocuklar, o gülüşme içinde içeriye girerek, gördükleri sahneyi Hazreti Peygambere aktarınca, Cenabı Peygamber, deve gibi çömelerek, Hazreti Hasan ile Hazreti Hüseyini sırtına aldı. Sonra da onları: af af af diyerek evin içinde dolaştırdı. Onlar, çocukluk afiyeti ve safiyeti içinde, tatlı tatlı, temiz temiz gülerken, Hazreti Peygamber (sav):

Sizin dedeniz ne güzel bir deve ve sizler de onun ne güzel binicilerisiniz... buyurdu.

**

 

Hazreti Mevlananın Resulullah (s.a.v) Efendimize Bağlılığı

Mevlana Hz.leri Peygamber Efendimizin (sav) aşığı ve O’nun yolunda toz ve toprak olmanın şerefiyle yaşadığını her fırsatta açıklar, Sen olmasaydın, biz olmazdık, der.

Mevlana Hz.leri nuru Muhammediye ile feyzi Muhammediyenin merkezi, gerçek mümessili olan bir sultandır. Nitekim şöyle buyurur:

Biz Allah’ın sayesiyiz. Muhammed Mustafa (sav)’nın nurundanız. Sedef içine damlamış çok kıymetli bir inciyiz. Herkes suret bildiğinden bizi nereden görecek. İzzet ve Cemal, Kudret ve Kemal sahibi Allah’ın, su ve balçık içinde belirmiş nuruyuz. Her nerede bir kandillikten bir an parıldasak orada bütün bir alemin müşkilleri hallolur. Güneşin bile giremediği aydınlatamadığı karanlık bizim nefesimizden kuşluk vakti gibi aydınlanır.

O her fırsatta kendisini o sevgilinin diyarına atar. Medine sokaklarında döner dolaşır, Kainatın Efendisine her şeyini feda eder, bütün sünneti seniyyesiyle amel eder, yürüyüşünde O’nun iffet ve nezaketi, mübarek yüzünde O’nun tebessümü ve başında O’na ümmet olmanın şeref tacını taşırdı. Hülasa Mevlana Hazretleri, Rasulü Kibriya’nın o güzel ahlakı Muhammediyesi ile süslenmiş, bütün yaşantısını O’na uydurmuş bütün insanlara da, O örneğe göre, O saadet sultanına uymaya... İki alemde de kurtuluşun, O’nun yol ve izinde olduğunu ilan ederek davet etmektedir.

Bir Rubaisinde:

Aklı, Muhammed Mustafa’nın önünde kurban et, Hasbiyallah.. de ki; kula, Allah yeter

Cenab-ı Ehad’e ve Hazreti Ahmed’e iyi yapış kardeşten, Ebu Cehil’den kurtul.

Ben Kuran’ın sağ oldukça bendesiyim. Muhammed Muhtarın yolunun tozuyum. Benim sözümden, kim bundan başkasını naklederse. Ben ondan da, o sözden de bizarım.

Merhamet kıl

Molla’nın yüzü, gece gündüz ayağının tozudur. Ey Ahmed Mahmud.

Ebül-Kasım Muhammed Mustafa.

Bu gün, her nerede neşe, zevk varsa hepsi Kemalatı Ahmediye ve Fezail-i Muhammediye’nin eseridir.

Muhammedim. Ben seni iki cihanda korurum, sözünü kınayanları terkeder... onları hor ve hakir bir hale korum.

Senin nur ve ziyanı gün geçtikçe artırır, Mübarek adını altınlarla gümüşlere bastırırım.

Senin için minberler, mihrablar kondururum.

Ben seni öyle seviyorum ki. Senin kahrın, benim kahrım demektir.

Şimdi adını, korkudan gizlice söylüyorlar,

Namaz kılacakları zaman gizleniyorlar.

Mel’un kafirlerin korkusundan...

Dinin mağaralarda gizli kalıyor ya...

Bütün alemleri minarelerle dolduracağım,

Asilerin gözlerini kör edeceğim...Ben..

Ümmetlerin şehirler alacak, mevkiler bulacak, dini İslam’ın balıktan Ay’a her tarafı kaplayacak...

Ya Habiballah. Tek Halikin Rasülü Zişanı sensin Hazreti Zül-Celalin seçmiş, pak ve misilsiz kulu SENSİN.

Hazreti Hak Tealanın nazlı nebisi, kainatın evveli ve bedr-i müniri, enbiyanın gözünün nuru, bizim gözümüz ve çerağımız SENSİN.

Cebrail üzengide (Zat-ı Muhammed’in burakta olduğun halde) bir gecede miraç vakti olmuştu. Yeşil gök kubbesinin üzerine şeref ayağını koyan SENSİN.

Ya Resulallah sen bilirsin ki ümmetlerin acizidir, günahkarıdır. Başsız, ayaksız acizlerin ön ve önderi, kurtarıcısı SENSİN.

Mevlana, Peygamberi zişanın natını, vasfını yüce tutar. Mustafa ve Mücteba O, efendiler efendisi SENSİN.

Ey Peygamberimiz. Sen sihirbaz değilsin, doğrusun. Sen de, Musa’nın giydiği Nübüvvet elbisesini giymişsin, sen de onun gibi yüce bir peygambersin.           

 

Mevlana Hazretleri Rasulullah Efendimiz (sav)’e bağlılığını söylemiş olduğu şu beyit ile çok güzel anlatmaktadır.

Bu pazarda ne Musa’nın ne de İsa’nın akçesi geçer.

Bu pazarda sadece Muhammed Mustafa (sav)’in akçesi geçer, buyurmuşlardır.

Hazreti Mevlana bir gün bir vaazında, her konuda Hazreti Peygamberin izinde olmanın, sünneti seniyyeye uymanın anlam ve öneminden söz ederken, meseleyi konuya uygun bir misalle süsledikten sonra şunları söyledi...

İşte ben de istiyorum ki takatiniz oldukça tam bir itaat ile ibadete rağbet edesiniz. Hazreti Peygamberin sünnetlerinden en ufak şeyi bile ihmal etmemeye gayret edesiniz ki, nefsi emmare kalesini zabta muvaffak olasınız. Nefsinizin vesveselerini ve şeytanın günahlarınızı size süslü ve güzel göstermesini esir alıp öldüresiniz. Gönül Sultanının şehrini, su ve çamur perdesi araya girmeden ancak bu şekilde abad edebilirsiniz. Sizi kafirler gibi istila eden fasit fakirleri ve geceleri etrafınızı saran faydasız hayalleri gönlünüzü daraltan, ufkunuzu karartan olumsuz zan ve kuruntuları ancak bu şekilde dağıtabilirsiniz.

Gönül bahçesinde Bülbülüm

Baykuşluğa kalkışırsam ayıptır bana.

Onun gülşeninin bir gül fidanıyım

Dikenlik edersem yazıktır bana  

Mevlanaya , bir gün birisi:

Sizin, Biz, pergel gibi bir ayağınızla şeriatın merkezinde sağlam ve sabit durur, öbür ayağınızla yetmiş üç millet ve mezheble gezer tozarız... dediğiniz rivayet ediliyor, doğru mu bu? Diye sormuş.

İnsanlığın piri Mevlana:

Evet elbette, biz bunu her zaman söylüyoruz, doğrudur, demiş.

Bunun üzerine o kaba saba, ham çiğ, kör kütük adam.

Bu ne halt, bu ne nane. Yetmiş üç millet ve mezhebten sana ne? Gibilerden sövüp sayarak hakaret etmeye başlayınca, azad-merd ve civanmerd Mevlana:

Bak bu Hak işte. Biz senin gibilerlede beraberiz, demiş geçmiştir.              

Hazret-i Mevlana, farz ve sünnete bağlılık hususunda şöyle bir hikaye buyurmuşlardır:

Belh diyarında bir derviş vardı. Her ne zaman müezzin ezana başlayıp Allahü Ekber derse bu derviş, iki dizinin üzerine gelip mütevazi bir halde ezan bitinceye kadar riayet eder. Ezanı Muhmmed’i biter bitmez hemen  salavatı şerife getirip ezan duasını okur ve hiç araya bir şey karışıtrmadan namaz ile meşgul olurdu. Bu dervişin daima adeti böyle idi, bu adeti kendine vazife edinmiş idi. Nihayet bir gün derviş vefat edip teneşir üzerinde yıkanırken müezzin Allah’ü Ekber deyince teneşirde yıkanmakta olan dervişin cenazesi hemen eski adeti üzerine diz çökerek iki dizi üzerine oturmuş. Ezan bitinceye kadar hiç kıpırdamadan, hiç hareket etmeden sakin durmuş ve ezan bitince teneşirin üzerinde eski haline gelmiş. Cenazeyi yıkayıp defn etmişler, sual melekleri geldiğinde onlara Cenabı Allah’tan hitab gelmiş ki;

O kulum benim ismim anıldığı zaman aziz tutup hürmet ve riayet ederdi, sizde o kulumu ziyaret edin ve aziz tutun, demiştir. İşte Mevlana Hz.lerinin bu hikayeyi anlatmasında maksadı, ahbab ve yararını, mürid ve ihvanını ikaz ve teşvik ederek ezanı Muhammed’iyeye hürmet  ve sünneti seniyyeye riayetkar olmalarını  temin etmektir. Bu da bize Mevlana Hz.lerinin Rasulullah Efendimiz (sav)’e ve O’nun sünnetlerine bağlılığına güzel bir örnektir.

 


Hazreti Mevlana Ve Sema

Hazreti Mevlana Şeyh Sadreddin Konevi, kadı Siraceddin ve diğer ulema ve fuzeladan birçok  kimseler Meram bağlarına gittikleri bir gün Hazreti Mevlananın bir değirmene girip orada bir müddet eyleştiğini ve onu aramaya geldiklerinde de Mevlana Hazretlerinin  değirmen taşı ile beraber çarha girip sema ve safayla meşgul olduğu görürler. Mevlana hazretleri yanına gelenlere. Bu taş sübbuhunu kuddusün diyerek zikrediyordu. Ben de bu zikre dayanamayıp Allah, Allah diye zikrederek sema ediyorum dedi ve şu gazele başladı:

Gönül buğday tanesi gibidir, bizde değirmeniz

Değirmen bu dönüşün neden olduğunu nasıl bilir.

Vücut taş, düşüncelerde onu çeviren su gibidir.

Taş, Macerayı su bilir der.

Su ise değirmenciye sor der . Çünkü bu suyu

Yukarıdan değirmene salıveren O dur.

Değirmenci sana, Ey ekmek yiyen eğer bu

Dönmezse kim ekmekçi olur, der macera uzun olacak

Sus. Allah’tan sor da o sana bunu söylesin.

Bir gün bir mecliste Mevlana, musıkınin kalb ve ruh üzerindeki etkilerinden söz ederken:

Rebabın sesi, Rabbani cennetlerin kapılarının sesidir. Biz bundan onu duyar, onu zevk ederiz deyince, musıkiden hazalmayan, zevk duymayan, sevmeyen bir muhalifin... Biz, istesek de istemesek de dinlemek zorunda kalıyoruz. Kulağımıza geliyor, duyuyoruz ama biz hiç hoşlanmıyoruz. Tasvib de etmiyoruz, dediği aktarılınca, öz ve söz ustası Mevlana Hz.leri:

Haklı demiş, onlar da haklı, zira biz rebabda cennet kapılarının açılış sesini duyduğumuz için hoşlanıyoruz. Onlar da kapanış seslerini duydukları için hoşlanmıyorlar...

 

Bir gün Sadreddini Konevinin günümüzde cami olarak ibadete açık bulunan zaviyesinde bir toplantı vardı. Hazreti Mevlana o gün çok hararetliydi, istiğrak halindeydi.

Hazreti Mevlana, yerlerin ve göklerin, zahirin ve batının, görünen ve görünmeyen bütün alemlerin coşkunluğunu kendi canında, kendi teninde tevhid ederek, vecd ve istiğrak içinde sema etmeye başlayınca, dervişler arasında öyle bir cezbe kıyameti koptu ki, Hay  Hay Hay, diye çığlık atmalar, Hu Hu Hu... diye haykırmalar birbirine karışınca, davetliler arasında bulunan Mahfel Emiri Kemaleddin, vezir Pervanenin kulağına eğilerek:

Yahu mirim...  Hazreti Mevlana büyük bilge ama, müridlerinin pek çoğu bakkal çakkal çırak be yahu... Olacak şey mi bu yani? diye fısıldayınca, bu işitilmez fısıltıyı can kulağıyla duyan Mevlana, Celal şimşeklerini kamçı edinerek, hem semaya devam etti, hem de semadan yeryüzüne yıldırım gönderir gibi gürledi.

Ey gafil...

Bizim Mansur, Hallaç (pamukçu) değil miydi?  

Şeyh Ebubekir, Nessac (dokumacı) değil miydi?

Şu beriki kamil Zeccac (camcı) değil miydi?

Onların Zenaatları, kanaat ve marifetlerine ne ziyan getirdi ki Allah’ın rahmeti üzerine olsun diyorsun?

Mesaj yerine ulaşınca, Mahfel Emiri Kemaleddin başını açtı ve tövbeye durdu ve şu beyti okudu;

  

Eğer düşüncen bir gül ise sen bir gül bahçesisin

Eğer düşüncen diken ise sen bir külhan odunusun.

 

Hazreti Mevlana bir gece Selçuklu Veziri Süleyman Muıneddin Pervanenin sarayında sema ediyordu. Sema o kadar uzun sürdü ki Süleyman Pervane, o anda yanında bulunan bir gönül dostunun kulağına:

Çok yoruldum.  Sen ortalığa göz kulak ol da ben azıcık kestireyim....diye fısıldayınca, ötelerde vecd ile istiğrak içinde sema etmekte olan Mevlana, gönül kulağıyla duyduğu bu fısıltıya karşı şöyle bir gazele başladı.

Ey can... Bir gece uyumasan ve hicranın kapısını çalmasan ne olur?

Dostların hatırı için bir gece sabahlasan ne olur?

Süleyman, Karınca Süleyman olsun, diye karıncaların tarafına gelirse ne olur?

İki göz seninle aydınlanırsa, şeytanın gözünün körlüğü ne olur?

Hazreti Mevlana böyle esip savurunca, Pervanenın uykusu dağıldı gitti.

Hazreti Mevlana 1285’lerde Hakka yürüdüğü zaman tasavvuf neşesi ve tarikat aşısı bulunmayan mollalar, Selçuklu Veziri Muineddin Süleyman Pervaneye:

Sema haramdır. Mevlananın zamanında sema yaptığını ve bunun kendisine mahsus olduğunu kabul ediyoruz fakat, şimdi, onun bu adeti arkadaşlarına geçti. Onlar bu bidate sarılıyor ve aşırı dereceye vardırıyorlar. Sizin bunu önlemeniz lazım diyorlar.

Vezir Pervane, mollaların bu tepkisini kalabalık bir heyet huzurunda Şeyh Sadreddin Koneviye sorar:

Mollalar böyle söylüyor, siz ne dersiniz üstadım? diye sorunca,  hem alim, hem arif bir zat olan Sadreddin Konevi:

Eğer beni dinlerseniz, dervişlere itimadınız varsa, Mevlananın şan ve şerefi hakkındaki itikadınız sağlamsa, bu hususta hiçbir müdahelede bulunmayın. Evliyanın bu çeşit bidatleri, Enbiyanın sünnetleri mesabesindedir. Onların hikmetini Evliya bilir. Kadir Mevlanın işareti olmadan onlardan bir şey sadır olmaz.

Bu işaret ikliminde boy atan büyükler: Evliyanın olgunlarından sadır olan güzel bidatler, Peygamberlerden varid olan parlak sünnetler gibidir, demişlerdir.

Sadreddin Konevi böyle söyleyince, Vezir Pervane, müdahaleden vazgeçti.

Bir müddet sonra aynı topluluk, Kadı Sıraceddine başvurarak, Hüsameddin Çelebinin de hazır bulunduğu duruşmada:

Rebab çalmak haramdır, sema etmek caiz değildir, iddiasını öne sürünce Kadı Sıraceddin, şikayet sahiblerinin iddialarına katıldığını belirttikten sonra, Hüsameddin Çelebiye:

Sen ne diyorsun bu hususta?, diye sordu.

Hüsameddin Çelebi de:

Ben de sizden soruyorum. Sizin gözleriniz Musanın asasını bir değnek mi, yoksa bir ejderha olarak mı görüyor?

Orada bulunanlar bu soruya cevap veremediler, tıkandılar. Bunun üzerine Hüsameddin Çelebi şöyle devam etti:

Bizim rebabımız da nihayet yüzüne bakılmayan bir köşeye atılan bir tahta parçası idi. Mustafa’nın sırrının mazharı ve zamanın Musası olan Mevlanamız bu tahta parçasını seçti, ona inayet nazarı ile baktı. Bu rebab onun elinde ejderha oldu. Bütün hilekarların hayal iplerini yuttu. Onun nazarının iksiriyle haramlığı helale tebdil oldu.

 


Mevlana Hazretlerinin Faziletleri

Sultan Veled Hz.leri şöyle nakletmiştir:

Ben Konyada Medinei münevvere seyyidlerinden aziz bir zat gördüm. Bu zat sarığını Mevlevi Üslubu üzere sarmış ve bir karış kadar omuz başına doğru bırakmış. Kendisine hitaben :

Ya seyyidi... Bu şekilde sarık sarmayı ben hiç bir meşayihde görmedim, bu üslup ancak Mevlevilerde vardır dedim. O efendi hayret edip beni acepledi ve bana cevaben:

Biz aba-ü ecdadımızdan böyle işitmişizdir ki, Habibi Ekremi (sav) miraç gecesi arş altında bir suret müşahede etmiş, cennet hulleleri giyinmiş ve başına sarık sarınmış, sarığın ucunu da bir karış kadar aşağı bırakmış. Nazarı dikkatini çeken bu suret Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin çok hoşuna gittiği için Cebraile sormuş;

Ya kardeşim Cebrail, bu suret benim çok ilgimi çekti, enbiya veyahut evliya ruhu mudur? deyince Cebrail haber verip bu suret Ebu Bekir Sıddık (r.a) evladından Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin ruhudur. Her hususta senin yolunda olup şeriat, tarikat, zühdü takva ve ahlak yönünden seni örnek edinip, dini mübini islamda bütün olgunlukları kendinde toplayıp (Ma min nebiyyin illa ve lehü naziyrun fiy ümmetihi) fevhasınca senin sünnetin üzere hareket etse gerektir, demiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) de hoşuna gittiğini beyan ederek sarığını o şekilde sarınıp miracdan geri dönmüştür. Ve bir karış kadar aşağı bırakmıştır. Biz de el'an icra ederiz, demiştir.

 

Şems Hz.leri Şöyle Nakletmişlerdir:

Her kimki,  El-ulema Verasetül enbiyai Hadisi Şerifinin sırrına vakıf olmak isterse Mevlana Celaleddini Rumi Hz.nin kendine ve tavru hareketine nazar eylesin, o gibi hareket eylesin, onun ahlakıyla ahlaklansın, onu sevsin, ona muhabbet eylesin. Zira  rubi meskunda olan bütün enbiya ve eyliyanın makbul olan adet ve evsafı onda toplanmıştır.

O bütün fenlerde emsali olmayan, akranı bulunmayan bir zatdır. El’an cennet onun rızalarında, cehennem de kazaplarındadır. Hasılı ben ona ulaşmış olmasa idim mahrum olurdum. Fakat Mevlananın sırrı alemde gizli kaldı, onu kimse keşfedemedi, demişlerdir.Benim şeyhim Ebu Bekir Sellebaf Hz.lerinin hizmetlerinde çok ali kerametlere nail olmuş idim. Fakat bende şayanı ehemmiyet olan bir hal var idi ki bu sırrın keşfinde şeyhim aciz kalırdı. İşte ben de Mevlana Hz.lerinin gizli hallerini bilmekte aciz olmuşumdur. Zira çoğu Evliyalar keşke biz de Hz. Mevlananın ziyaretine yetişmiş olsaydık diye arzu ederlermiş, demişlerdi...

 

Sultan Veled Hz.leri Şöyle nakletmişlerdir:

Ben hazreti Mevlananın meclisinde bulunuyordum, tepeden tırnağa kadar yeşiller giymiş üç kişi meclise girdiler. Bunlar oldukça zarif oldukça nazif ve nurani kimseler idi. Bir kenara oturdu-ar. Bir müddet hiç konuşmadan, hiçbir şey demeden oturdular. Hz. Mevlana onlara hitaben:

Peki öyle olsun, hay hay öyle olsun, dedi ve o üç şahıs da yine hiçbir şey söylemeden meclisten bir anda kayboldular. Ben bu halin sebep ve hikmetini Mevlana Hz.den sordum. Bana:

Kırklardan bir zat ahirete irtihal eylemiş, yerine bedel olmak üzere bir zat istediler. Biz de bizim sakayı tayin eyledik, buyurdular. Bundan sonra sakayı bir daha aramızda görmedik, dedi.

**

Mevlana Hazretleri Dergahına Gelen Herkesi Kucaklamıştır

 

Mevlana Hazretleri birgün, dergahında müridleri ile sohbet ediyorlar idi. Yabancı bir kimse bu kalabalığı gördü ve içeri girdi. Kendisine bir yer bulup oturdu. İçerideki dervişlerin, başlarında takke ve yeşil sarık var idi. Kendisinde takkenin olmaması o yabancı kimseyi rahatsız etti. Pencere kenarında yedek olarak ayrılan takkelerden bir tane alıp başına giydi. Bir müddet oturduktan sonra, herkesin dikkatini çekecek bir şekilde o meclisten ayrıldı. Aradan günler geçtikten sonra Mevlana Hz.leri dervişlerine;

Haydi kalkın, bir yaranımız vefat etti. Gıyabi cenaze namazı kılacağız, dedi.

Oradaki dervişler, Efendim cenaze namazını kılacağımız kimseyi bizler tanıyormuyuz? deyince Mevlana Hazretleri, geçen günlerde sohbete gelip bir müddet durduktan sonra, sizin dikkatinizi çekerek oradan ayrılıp giden bir kimse vardı ya. İşte onun cenaze namazını kılacağız, o vefat etti diyerek kendisine yönelen herkesi manevi feyz ve bereketi ile kuşatmıştır.

 

Yine Sultan Veled Hz.Leri Anlatıyor:

Şeyh Sadrettin Konevi Hz.lerinin gençliğinin başlangıçlarında Hz. Mevlanaya büyük inkarları var idi. Bir gün rüyasında Mevlana Hz.lerini görür ve onun mübarek ayaklarını ogarak ona hizmet ettiğini görür. Uykudan uyandığında tevbe ve istiğfar eder ve yine uykuya varır ve yine aynı evvelki gibi görür.

Hatta aynı gece de bu rüyayı üç defa görür. Üçüncüde hizmetkara seslenip:

Işığı yak, falan kitabı bana getir, der. Hizmetkar ışığı yakıp merdivenden aşağı inerken merdiven başından Hz. Mevlanayı görür.  Hizmetçi oturmakta olan Mevlana Hz.lerini hiç bir şey söylemeden gelip Şeyh Sadreddin Koneviye haber verir. Şeyh Sadreddin inanmayıp gelip kendisi görür ki Hz. Mevlana merdiven başında ayakta durur. Şeyh Sadreddin hayretler içerisinde selam verir. Mevlana Hz.leri selamını aldıktan sonra söze devam eder:

Merak etme ey Şeyh Sadreddin, bazan siz bizim ayağımızı ogarsınız, bazan da biz sizin ayağınızı ogarız, dolayısıyla kah siz bizim hizmetimizde, kah biz sizin hizmetinizde bulunuruz. Aramızda yabancılık yok, aşinalık var, der. Hemen oradan kaybolur. Ertesi gün Kadi Siraceddin, Şeyh Sadreddinin ziyaretine gelir, bir müddet muhabbet ettikten sonra meclis dağılınca Şeyh Sadreddin Konevi gece görmüş olduğu rüyayı ve Hz. Mevlananın bu kerametlerini Kadı Siraceddine anlatıp:

Bu merdanı hüda Cenabı Allah tarfından teyid olunmuş, kuvvet bulmuş, metanet sahibi olmuş, aynı zamanda kubabı izzette mestur olan velilerden bir zatdır. Binaenaleyh o azizi görmek, onun sohbetinde bulunmak lazımdır, der ve o andan, o zamandan itibaren Hz. Mevlanaya muhabbet ve bağlılığı artar, demişlerdir.

 

Şöyle haber verilmiştir ki:  Bir zaman Konya şehrine Bacu Han leşkeriye gelip muhasara etmiş idi. Şehir halkı gayet sıkıntı ve ızdırap içerisinde kalıp Hazreti Mevlananın hizmeti şeriflerine geldiler, ona rica edip yalvardılar ve :

Sen bize merhamet eyle. Bacu Hanın askeri şehrimizi muhasara eyledi, biz çok sıkıntı ve ızdıraba düştük. Şayet senden yardım olmaz ise işimiz felakettir. Zira Bacu Hanın askeri hangi şehre varırlarsa halkını kırıp malını yağma ederler. Lütuf buyurun sizin himmetinizle buna bir çare bulalım, bir tedbir düşünelim dediler. Hazreti Mevlana şehrin bu ayan ve erkanına cevap verip:

Siz kendi rey ve tedbirinizi hatırınızdan çıkarın, sıdku ihlas ile Cenabı Allah'a mütevekkil olun ve temiz bir itikad ile biz acizin himmetine sığının. Cenabı Zülcelal hazretleri sizin sıkıntı ve ızdırabınızı def eder buyurdular. Hazreti Mevlana o andan itibaren şehirden çıkıp meydana geldi ve gördü ki: Muazzam bir asker birliği Bacu Hanın çadırını yüksek bir yere kurmuşlar, onun üst tarafına geçip Mevlana Hazretleri namaz kılmaya başladı ve Cenabı Allah'a naz ve niyaz ederken onu gören Bacu Hanın askerleri Bacu Hana haber verip:

Efendimiz, bir mavi kaftanlı ve başında duman renginde sarığı olan gayet heybetli bir kimse namaz kılıyor. Kendisinde asla ne korku var ve ne de heyecan. Hemde askeri birbirine karıştırdı, hiç kimse yanına varmağa kaadir olamadı, dediler. Bacu Han emir verip:

Hemen ok yağmuruna tutun, dedi. Bacu Hanın emri üzerine tirendazlar ellerine yaylarını alıp ok atmak istediler fakat ok atmağa davranan her kişinin kollarına kulunç hastalığı arız oluverdi ve onların ok atmalarına mani oldu. Bu hali gören Bacu Han tekrar emir verip:

Atlara binin ve üzerine hamle edin, dedi. Askerler atlara binip hamle etmek istediler, fakat atların ayakları oldukları yerde yere battı, yürümelerine imkan olmadı, dolayısiyle hareket edemediler. Bu dafe Bacu Han kendisi Mevlana Hz.lerine üç defa ok attı. Onun attığı okların üçü de geri yere düştü. Bu durum karşısında ziyade gazaba gelip emreyledi, kendisine at getirdiler, bindi üzerine gitmek istedi, fakat at yürümedi. Gadabı ve hiddeti daha ziyade olan Bacu Han, attan inip yaya olarak Mevlana Hz.lerinin üzerine hücum etmek istedi, fakat ayakları tutulup yüzü üzerine düştü, yüzü gözü yaralandı. Bu hali gören şehir halkı bir ağızdan tekbir getirdiler. Nihayet Bacu Han acizliğinin farkına vardı ve acizliğini bildi ve kendi kendine:

Bu er Cenabı Allah'ın himayesinde bulunan ve Cenabı Allah tarfından teyid olunan kimselerdendir. Zira bu kadar güç ve kuvvet ile ona karşı aciz duruma düştüm. Binaenaleyh bundan çekinmek lazımdır, buna saygı ve hürmet göstermek icab eder deyip insaf eyledi ve derhal cenk etmek davasından vazgeçip Hz. Mevlanaya hürmet ve riayette bulundu.

 

Şeyh Sadrettin Hz.leri her ne zaman bir müşkili olursa Peygamber Efendimizi (s.a.v) rüyasında görüp o müşkilatını halledermiş. Her ne zaman da rüyada Peygamber (s.a.v) efendimizi gördüğünde Mevlanayı onun yanında, onun hizmetinde görürmüş. Sabahdan Mevlana hazretlerini gece rüyada gördüğü gibi görüp ve o zaman konuşur gibi konuştuğunu görürmüş. Binaenaleyh Hazreti Mevlanayı çok takdir buyurur ve onunla, onun vücudu, onun varlığı ile Şeyh Sadrettin iftihar eder, sevinirler imiş. Cenabı Allah cümlemizi şefaatlerine nail eylesin.

Amin.

 


Hazreti Mevlananın, Oğlu Sultan Veled Hazretlerine Nasihatleri

Mevlananın biricik oğlu Sultan Velede etmiş olduğu bugün de tazeliğini  muhafaza etmekte olan öğütleri, onun(tanıtmaya çalıştığımız şahsiyetinin özü) özetidir, hudutsuz çerçevesidir.

Mevlana, oğluna der ki;

Bahaeddin. Eğer daima cennette olmak istersen, herkesle dost ol, hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma.

Fazla birşey isteme ve hiç kimseden de fazla olma.

Merhem ve mum gibi ol,

İğne gibi olma.

Eğer hiç kimseden sana fedakarlık gelmesini istemezsen

fena söyleyici,

fena öğretici,

fena düşünceli olma.

Çünkü bir adamı dostlukları anarsan daima sevinç içinde olursun. İşte o sevinç Cennetin ta kendisidir.

Eğer bir kimseyi düşmanlıkla anarsan daima üzüntü içinde olursun. İşte bu gam da Cehennemin ta kendisidir.

Dostlarını andığın vakit içinin bahçesi, çiçeklenir, gül ve fesleğenlerle dolar.

Düşmanları andığın vakit, için, dikenler ve yılanlarla dolar, canın sıkılır, içine pejmürdelik gelir.

Bütün peygamberler ve veliler böyle yaptılar. İçlerindeki  karakteri dışa vurdular. Halk onların bu güzel huyuna mağlup olup tutuldu, hepsi gönül hoşluğu ile onların ümmeti ve müridi oldular.

Hz.Mevlana, oğluna der ki;

Bahaeddin, senin düşmanını sevmeni, düşmanının da seni sevmesini istersen, kırk gün onun hayrını ve iyiliğini söyle, o düşman senin dostun olur. Çünkü gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönüle yol vardır.

Allah'ın sevgisini de onun aziz isimleriyle elde etmek mümkündür. Allah (cc) buyurdu ki; Ey kullar, kalbinizde arınma olması için beni çok anmaktan beri durmayın. Kalbinizde arınma ne kadar çok olursa, Allah'ın nurunun parlaklığı da kalbde  o nispette fazla olur. Nitekim, ekmekçinin tandırı ne kadar sıcak olursa o kadar ekmek alır soğuk olunca ekmek almaz.

**

HZ.MEVLANA'NIN KERAMETLERİ

Selçuklu Sultanı Rükneddin’i Kurtarması

Bir gün, Mevlana Hazretleri aniden yanımızda peyda olup (belirip):

Acele bu evden çıkın. Çabuk olun, bu evi boşaltın, buyurdu. Biz hemen evden çıktık. Çıkar çıkmaz ev yıkıldı, hepimiz kurtulduk. Mevlana'nın bu kerametinin bir şükranesi olarak Sultan Rükreddin, bin altını Mevlana'nın medresesinde okuyan talebelere dağıttı.

Aynı Anda, Davet Edilen Kırk Evde Bulunması

Bir gece Mevlana Hazretlerini, doslarından kırk kişi ayrı ayrı kendi evlerine davet ettiler. O'da aynı anda her birinin davetinde bulunup, her biriyle sohbet etti. Ertesi sabah her biri:

Dün gece Mevlana Hazretleri bizde idi ve sohbet etti.. dediler.

Halbuki o gece Mevlana Hazretleri, kendi hususi odasında idi ve ibadetle meşgul olmuş idi.

Mekke'de Bir Dostunu Ziyarete Gitmesi

Hanımı şöyle anlatır:

Bir gün Mevlana evden kayboldu, aradık hiç bir yerde bulamadık. Bir ara uyumuşum, Uyandığımda Mevlanayı namaz kılarken gördüm, mübarek ayakları tozlu idi. Sonra ayakkabılarını çevirmek istedim, onlarda kırmızı kumlar gördüm. sorduğumda: Mekke'de bir veli dostum vardır. Biraz onunla sohbet ettim, o kumlar Hicaz kumudur... buyurdu.

Bu kadar kısa zaman oralara gidip gelmek nasıl olur.. diye aklıma geldi. Hemen anlayıp buyurdular ki:

Allahü Tealanın veli kulları, gönül gibi bir anda her yeri dolaşabilir...

Böylece Tayyi Mekanıı tarif ettiler. Yani kısa zamanda uzak yerlere gitmeyi ve çok iş yapmayı anlattılar.

Muhalefet Edebilirsen Et

Yine bir meclısde toplantı tertip edilmiş idi. Zamanın ulemasından kibirli bir zat;

Bugün Mevlana gelip de bu meclisde her ne söylerse ben ona teslim olmayıp onun sözlerinin hilafına cevapda bulunacağım, onun sözlerine menfi cevap vereceğim, demişti. Orada bulunan Şeyh Sadreddin bu zata, bu mütekebbir kişiye her ne kadar nasihat etmiş ise de inadını sürdürüp o kibirli kişi sözünde ısrar etmiştir. Ve Mevlana Hazretlerinin sözlerine muhalefet edeceğini ileri sürerek Şeyh Sadrettin Hz.lerinin nasihatlarını kabul etmeyip reddetmiştir. Tam bu sırada o kutbul kaşifin olan Mevlana Celaleddini Rumi Hz.leri kapıdan girip hemen sözüne başlamış:

La ilahe illallah muhammedün resulullah) diye söylüyorum. Eğer sen bana muhalefet edebilirsen et, eğer buna menfi cevap verebilirsen ver, deyince orada bulunan bütün halk bir uğurdan feryad ederek Mevlana Hz.lerini övmüşler ve o inatçı, o kibirli adamı da serzeniş ederek azarlamışlar, itap edip kınamışlar. O da bu hal, bu durum karşısında insafa gelip artık tevbe istiğfar ederek ve af dileyerek Hz.Mevlanaya mürid olmuştur.

 


Mevlana Hazretlerinin Müridlerine Nasihatı

Mevlana Hz.leri artık son anlarını yaşadığını özlediği ebedi cemal alemine kavuşacağını anlamıştı dostlarını ve müridlerini  toplayarak onlara nasihat etti.. buyurdu ki;

Vefatımdan sonra perişan ve huzursuz oluruz diye hatırınıza gelmesin. Ne halde olursanız olun.. beni hatırlayın. Allahü Tealanın (cc) izniyle size kendimi gösterir, maddi ve manevi yardımlarda bulunurum. Karada ve denizde, Allahın izni ile imdadınıza yetişirim. Sözlerimi iyi dinleyiniz, size bazı tavsiyelerde bulunacağım, bunları işitenler işitmeyenlere söylesin.

Gizli ve aşikar, Allahü Tealadan korkunuz. Günahlardan sakınınız. Az uyuyup az konuşunuz. Az yiyip çok oruç tutunuz. Çünkü oruç gayıpların anahtarıdır. Açlığa alışınız çünkü açlık kulluk kapısıdır. Gece ve gündüz nafile namazları çok kılınız ki dünya ve ahirette bütün dilekleriniz yerine gelsin ve istekleriniz olsun. Şehveti  terk edip, sefihlerle (zevke düşkün), cahillerle mücadele etmeyi onlarla oturup kalkmayı bırakınız. Onları kendinize muhatap etmeyip, hep iyi insanlarla beraber olunuz. Mahlukatın sıkıntılarına sabrediniz. Biliniz ki, insanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır. Sözün hayırlısı da az olup Hakka delalet edenidir. Tek olan eşsiz Allaha hamd ederim.

Benden sonra, Hüsameddin Çelebiye tabi olunuz. Onu yerime vekil bırakıyorum, buyurdu.

Gaslimi, İmam İhtiyareddin yapsın. Cenaze namazımı da, Hocam Sadreddin Konevi kıldırsın, buyurdular.

Size, gizli ve açık her yerde Allaha itaat etmenizi, az yemenizi, az uyumanızı, az konuşmanızı, günahlardan uzak durmanızı, namaz ve oruçta devamlı olmanızı, şehvetleri bırakmanızı, herkesin yükünü yüklenmenizi, sefihlerin ve avamın (hamların) meclisinde bulunmamanızı, salih ve kerim olanlarla dostluk kurmanızı vasiyet ediyorum.

Mevlana Hz.lerinin tavsiye ettiği bir dua:

Mevlana Hz.leri son dönemlerinde iken, dostu Siracettin Tatariyi yanına çağırarak, kendisine şu duayı öğretmiş ve sıkıntılı zamanlarında okumasını tavsiye etmiştir.

Ya Rabbi. Bana ne senin zikrini unutturacak, sana şevkimi söndürecek, Seni tesbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık, ne de beni azdıracak, şer ve kötülüğümü arttıracak bir sıhhat ver.

Ey merhamet edenlerin merhametlisi.

Merhametinle bu duamı kabul et.

Amin.

 


Hazreti Mevlananın Baki Aleme Göçüşü

Hazreti Mevlana bir gün bir mecliste ölüm ve ölüm ötesinden söz ederken:

Müminler ölmez, bir evden başka bir eve göç ederler taşınırlar... deyince, orada bulunan Taceddini Erdebili:

İyi de efendim, Cenab- Hak, Her nefs ölümü tadacaktır... buyuruyor. Bunu nasıl tevil edeceksiniz? diye sordu.

Bu soruda az da olsa bir itiraz kokusu vardı. Taceddini Erdebilinin bu sorusuna şöyle karşılık verdi Mevlana:

Evet fakat Cenabı Hak her nefs diyor, her kalb demiyor. Sen ya kalb ol veya bir Mümin kulun kalbinde yer et ki, müminin kalbi gibi ölmeyesin. Eğer kalpazanlık edersen böyle kalbin nakdine ulaşamazsın. Sen nefsin hevasına uyup gidersen ve nefsin bir aleti olursan, her nefs ölümü tadacaktır ayeti senin için söylenmiş olur.

Onun zatından özge her şey helak olacaktır ayetinde Cenabı Hak kendini övmüyor. Bununla kullarına karşı kendini överek, Ben hep kalırım, sizler, hepiniz yok olup gideceksiniz demiyor. Kendi merhametine davet ediyor. Damlanın deryada kaybolması gibi siz de yok olmaktan müstesna olan zatında tamamıyla yok olun, diyor.

Bu menkıbeden çıkarılması gereken netice şu olsa gerektir:

Deryaya karışan damla, zahirde (görüntüde) yok olup gitmiş gibi gözükür ama, aslında gerçekten varlığa ulaşmış olur.

Kesretten vahdete (çokluktan tekliğe) ulaşma hali bu.

Yok olup gitme diye bir şey yok.

Hazreti Mevlananın bu dünyaya veda etme belirtilerinin başladığı günlerde eşi Kira Hatun:

Hüdavendigar Hazretlerinin dünyayı hakikat ve manalarla doldurması için üç yüz, dörtyüz sene yaşaması gerekmez miydi? Diye dolup taşınca, insanlığın piri Mevlana:

Sen ne diyorsun Kira Hatun? Biz ne Firavunuz ne de Nemrut. Zindandan adam çıkarmaya geldik bu dünyaya biz. Yoksa bu taş toprak aleminde işimiz ne bizim?

Ortada zavallıların faydaları olmasaydı, bu taş toprak yurdunda bir an bile durmazdık ki.

İnsanlara faydam dokunsun diye kaldım bu dünya zindanında ben.

Yoksa zindan nerdeeee, ben nerde, kimin malını çalmışım ben? Demiş.

Hazreti Mevlananın bu sözlerini Yunus Emre şöyle nazmetmiş:

Öyle sanman siz beni,

Kendi özümden gelmişem.

Kendi elim ile ben,

Bu kafese girmişem.

 

Yunus Emre sen kande,

Kalmayasın zindanda.

Zindan kande, ben kande (kimin),

Kimi malın çalmışam.                                                        

En az iki türlü rüşd, iki türlü ölüm var insan hayatında. Birinci rüşd, ergenlik çağına ererek akıl baliğ olmak İkinci rüşd, ermişlik mertebesine ererek, arif ve kamil (bilge ve olgun) olmak.

Birinci ölüm, ihtiyari (isteğe, iradeye bağlı) ölüm. Ölmeden önce ölme hal ve mertebesine ulaşmak. Hayatın artıları ve eksileri karşısında ölü gibi sakin olmak. İzafi iradeyi bırakarak mutlak iradeye teslim olmak. Tepkiyle değil tecelli ile yaşamak.

İkinci rüşd makam ve mertebelerinin zirvelerinde, ölmeden önce diriliği içinde, insanı hayatın bu yakasından öte yakasına götüren zorunlu ölümü düğün bayram ilan eden, Şeb-i Arus olarak niteleyen Hazreti Mevlana, son demlerinde, tafsire sığmayan ve benzeri çok nadir görülen bir vuslat neşesi içinde Hakka yürümenin zamanını bekliyordu.

İnsanların hayırlısı halka faydalı olan kimsedir. Sözün en hayırlısı da kısa ve öz olandır. Ömrünü aşk, muhabbet, vecd ve ibadetle geçiren aşıklar sultanı Mevlana Celaleddin Rumi (k.s) (M. 1285) senesinde hastalandı. Mevlana Celaleddin Rumi hazretleri hasta olup da ölüm döşeğine yatınca yakın ve uzak bütün civar ve etrafından dervişleri haber alıp ( Manevi olarak) Mevlana Hz.lerinin dergahına akın etmeye başladılar. Onun bu hastalığı kırk gün kadar sürdü. Etrafında bir çok hekimler, tedavisi için ne kadar uğraşıyorlarsa da, müspet bir netice almak mümkün olmuyordu.

Vefatının yaklaştığı sıralarda Selçuklu sarayından temsilciler, hekimler (Ekmeluddin Bey hekim) gönderilerek Mevlana Hz.lerine geçmiş olsun dileklerini iletiyorlardı.Ziyaretine, hocası Sadreddin Konevi ve şehrin ileri gelen alimleri    geldiler:

Allah’ü Teala (cc), acil şifalar versin. İnşallah, en kısa zamanda sıhhat bulursunuz. Zira siz, alemin ruhusunuz, alem sizinle hayat bulur, dediler.

Mevlana Hazretleri de onlara:

Allahı severim diyenden de sevdim diyenden de usandım. Ben dostuma gidiyorum. Sizler niyaz ederek benim yolumu kesiyorsunuz. Üzülmeyin ben vefat edince düğün dernek kurun, bundan sonra bugünde ŞEB-İ ARUZ yapın buyurmuşlardır.

Son günü idi başında, hizmetle meşguliyetten, gece uykularını tam uyumamaktan vücudunun yıprandığını gördüğü sevgili oğlu Sultan Velede:

Oğlum Bahaeddin. Ben bu gün kendimi biraz iyi görüyorum. Haydi git biraz istirahat et, dedi.Sultan Veled, gözü ve gönlü yaşlı olduğu halde, pek muhterem babasının odasını terkederken, Cenabı Mevlana arkasından çok zayıf bir sesle şunları söylüyordu:

 

Sen git yastığa başını koy. Beni yalnız bırak

Geceleri dönüp dolaşan, perişan haldeki bu dertliyi terket.

Biz ve sevda dalgaları sabahlara kadar baş

Başayız, ister gel bağışla ister git vefa et

Benden kaç ki, sen de belaya uğramayasın.

Selamet yolunu seç, bela yolunu bırak.

Biz ve gözyaşları hüzünler köşesinde kıvrılmışız.

(İstersen) gözyaşlarımızın üzerine yüz değirmen kur.

Acımasız bir sevgilimiz var, kalbi granit gibi

(Bizi)  öldürür de kimse diyeti hazırla diyemez

 

Güzeller sultanına vefa göstermek vacip değil,

Ey sararmış aşık. Sen sabret, vefa göster

(Bu) öyle bir dert ki, ölümden başka dermanı yok.

Peki ben nasıl bu derde deva yap derim.

Dün gece rüyamda aşk mahallesinde bir pir gördüm.

Bize doğru gel diye eliyle işaret etti.

(Diyordu ki), yolda ejderha varsa sende de

zümrüt gibi aşk var, o zümrütün

parıltısıyla defet ejderhayı.

Yeter artık, kendimde değilim ben hünerini

artırmak istiyorsan sen, Ebu Alinin tarihinden,

Ebul Alanın öğütlerinden bahset.

Hüsameddin Çelebi anlatır:

Mevlana Hazretlerinin son günü idi. Fevkalade yiğit bir delikanlının, Üstadım Mevlananın bulunduğu yerde belirdiğini gördüm. Mevlana, kalkıp bu delikanlıyı karşılayarak bana, döşeği kaldırın... buyurdu. Ben hayret ettim.. çünkü Üstadım hasta idi.

O delikanlının yanına varıp:

Siz kimsiniz ki, Üstadım hasta yatağından kalkarak, size istikbal eyledi (sizi karşıladı)... diye sordum.

O da:

Ben, Azrailim Rabbimizin emrini yerine getirmek, Mevlanayı öbür aleme davet etmek için geldim... dedi.

Üstadım Mevlana da:

Rabbimiz, beni kendi Hazretine davet ediyor. Artık gitmek zamanı gelmiştir. Ya Azrail. Çabuk ol. Beni Rabbime çabuk kavuştur, deyip Kelimei Şehade’i getirdi ve bu fani hayata gözlerini yumdu.

M. 20 Aralık 1285 tarihinde  78  yaşında vefat etti. Allah rahmet etsin, şefaatlerine nail eylesin.

Yücelerdeniz Yücelere gidiyoruz biz,

Denizdeniz,denize gidiyoruz biz.

Oradan da değiliz, buradan da .

Mekansızlık (alemindeniz),mekansıza gidiyoruz biz.

La ilahe (ilah yoktur) sözünü illallah (Allahtan başka) sözünü takip eder

 

Biz de la yız, İlla ya gidiyoruz.

Can tufanında Nuh’un gemisiyiz.

Elbette elsiz, ayaksız gidiyoruz biz.

Dalga gibi kendimizden baş çıkardık da yine kendimizi seyre gidiyoruz biz.

İnna ileyhi racıub, ayetini okumuşsan  bilirsin ki nerelere gidiyoruz biz.

Başlarımızda yüce bir himmet var.

Yücelerden, yüceler yücesi Rabbimize gidiyoruz biz.

Ey kör sıçan. Bugün harman günümüz bizim, kör değilsen aç gözünü, gözü açık gidiyoruz biz.

Ey varlık dağı. Yolumuzu kesme.

Kaf Dağına, Ankaya gidiyoruz biz.

**

Hazreti Mevlananın Cenaze Merasimi

Mevlana Hz.lerinin vefatı etrafda duyulunca uzaktan ve yakından o kadar çok insan geldi ki, Müslüman olan veya olmayan küçük büyük ne kadar İnsan  varsa hepsi Mevlananın cenaze merasimi’ne katıldı.

Büyük Şahsiyet Mevlananın  cenaze törenine katılan insan selinin içinde Müslümanların yanında papazlar, rahipler, hahamlar kendi  dillerinde ilahiler dualar söyleyip ardından gözyaşı döktüler.

Müslümanlar Müslüman olmayan yabancılara ;

Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardır. Bu Din sultanı bizim İmamımızdır.

Deyince onlar da şu cevabı verdiler.

Biz Musanın İsanın ve bütün Peygamberlerin hakikatını onun sözlerinden anlayıp öğrendik. Kendi kitaplarımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük sizler nasıl onun muhibbi ve müridi iseniz bizde onun muhibbiyiz. Mevlana ekmek gibiydi, güneş gibiydi Ekmek ve güneş herkesindir. Ekmek  gibiydi çünki o kafamızı doyuruyordu.Güneş gibiydi gönlümüzü ısıtıyordu. Müsaade edin de O'na bizde son görevimizi yapalım diye karşılık verdiler. 

Sabah erkenden mübarek cesedini İmam İhtiyarettin yıkayıp hazır ettikten sonra  tabutunu medresenin kapısından dışarıya çıkardılar. Mahşeri bir kalabalık vardı. Mevlana Hazretlerinin tabutunu götürmek için hücum ediyorlar, elden ele almaya çalışıyorlardı, böylece götürüp musalla taşına koydular.

Mevlananın vasiyeti üzerine Şeyh Sadrettin, Mevlananın namazını kıldırmak üzere niyetlendiğinde dayanamayıp baygınlık geçirir. Bunun üzerine namazı Kadı Siraceddin kıldırmıştır.

Talebelerinin ileri gelenlerinden bazıları, Sadrettin Koneviye:

Efendim, Namaz kıldıracağınız zaman, üzerinizde hiç görmediğimiz bir hal vardı. Acaba hikmeti nedir diye sordular.

Bunun üzerine Sadrettin Konevi Hazretleri:

Namaz kıldırmak için ilerlediğim vakit, meydanda meleklerin saf saf dizilip, Peygamber (sav) Efendimizin arkasında cenaze namazını kılmakta olduklarını gördüm. Gökteki meleklerin hepsi de mavi elbiseler giymiş ağlıyorlardı, buyurmuştur.

Mevlana Hazretlerinin cenaze namazı kılındıktan sonra, göz yaşları arasında, şimdiki türbesinde hazırlanan yerine, ebedi istirahatgahına defnedildi. Allah'ın (cc) rahmeti üzerine olsun.

ALINTIDIR.

 

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“De ki: "Göklerde ve yerde neler var, bakın (da ibret alın!)" Fakat inanmayan bir topluma deliller ve uyarılar fayda sağlamaz.” (Yunus, 101)