İLİMDEN İRFANA YOLCULUK ...

... Öz Kültürümüz ve Şahsiyetimiz İçin

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Ana Sayfa Kitap-Film Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti?

Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti?

e-Posta Yazdır

alt

Müslümanların hayatın her alanında parlak bir medeniyet teşkil ettikten sonra gerileyip dünya liderliğinden uzaklaşmaları neticesinde ortaya çıkan insanlık durumu kendi içinde halledilmesi zor problemlerle karşı karşıyadır. Çeşitli milletlerden ve insan topluluklarından meydana gelen Müslümanlarının gerilemesiyle dünya neler kaybetmiştir? Bu gerilemenin ortaya çıkardığı felaket ve çöküntü hangi aşamadadır? Dünya hakimiyetini Müslümanların elinden alan Batı Medeniyetinin liderlik mevkiine oturmasıyla dünyanın ve milletlerin durumu ne olmuştur? Yazar(El- Hasanî En Nedvî) kitapta bu temel sorunların cevaplarını araştırmakta ve çözüm teklifleri sunmaktadır.

İslam’ın ortaya çıkışı, dünyanın görmüş olduğu hadiselerin en büyüğüdür. Şu halde onun da varlığını gerektiren birtakım sebepleri, kendisi için hazırlanmış makamları ve beklenen gayeleri olması gerekir. S:15

“Bugünkü İslam aleminin karşı karşıya bulunduğu mesele, ne gayri Müslimler arasında İslam’ı yaymak, ne de yeni Müslümanlar kazanmaktır. Bunların hiç biri İslam dünyası için problem değildir. Esas problem, Müslümanların İslam’dan uzaklaşmaları, yüzlerini Doğu’dan Batı’ya çevirmeleri Avrupa’nın bayraktarlığını yaptığı sözüm ona medeniyet kervanına katılmaları, Avrupa’nın üzerine oturduğu değerlere bağlanmaları ve onun izini takip etmeleridir.” S:17

“Şu bir gerçektir ki, kendimiz iman etmeden herhangi bir kimsenin bu dine iman etmesini isteyemeyiz. Bu iman da, ancak bütün insanlara takdim edebileceğimiz doğru ve güzel bir numune ile mümkün olabilecektir.” S:18
 
Müslümanların vazifesi, Allah’ın hükmü tecelli edinceye kadar kötülüklerle yılmadan mücadele etmektir. Tarifi imkânsız güçlükler ve zorluklar karşısında yılmak, kaza ve kadere sığınmak, zayıf ve bayağı kişilerin harcıdır. Gerçek Müslüman Allah’ın üstün kazası ve değişmeyen kaderidir. S:19
 
Şu bir hakikattir ki, birçok hükümdar ve milletler, yeryüzünün çekilmez bir yükü, insanlığın baş belası, küçük zayıf milletlerin ıstırabı ve beşer topluluklarının bünyesi için bir fesat ve mikrop kaynağı olmuşlardır. Cemiyetlerin damarlarını ve organlarını zehirleyerek sapa sağlam vücutların hastalanmasına yol açmışlardır. İşte bu durumda cerrahi müdahale gerekir. Hasta uzvun kesilerek sağlam vücuttan uzaklaştırılması, alemlerin Rabbi olan Allah’ın rahmet ve Rububiyetinin büyük bir tecellisidir. S:36
 
Hiçbir zaman hristiyanlık, bir medeniyete destek olacak veya bir devlete ışık tutacak şekilde insanlığın problemlerine çözüm getirecek güçte cihan şümul bir din değildi. Fakat bununla beraber Hz. İsa’nın talimatından ve tevhid dininden birtakım küçük izler taşıyordu. Daha sonra Paul geldi. Hristiyanlığın ışığını söndürdü. Onu, içinde büyüdüğü putperestlik ve üzerinden atamadığı cahiliye hurafeleriyle karıştırdı. S:42
 
Neticede hristiyanlık, ruhların gıdasını veremeyen, duyguları coşturamayan, hayatın problemlerini çözemeyen, yolları aydınlatamayan ve aklı geliştiremeyen bir takım inanç ve gelenekler zinciri haline geldi. Hatta tarifçilerin kasıtlı faaliyetleri ve cahillerin te’villeriyle, ilim ve fikir, insanlar arasına çekilen bir perde halini aldı. Daha sonra da putperest bir din haline geldi. S:42
 
Kur’an-ı Kerim yahudilerin VI. Ve VII. asır dünyasının liderlik ve kumanda mevkinden azledilmelerine sebep olan ahlakî dejenerasyon, ruhî çöküntü ve içtimaî bozukluk gibi hususları ince ve derin bir ifadeyle gözler önüne sergiler. S:49
 
“Medeni dünyanın idaresini Roma’lılarla bölüşen İran, dünyaca tanınan anarşist ruhlu kişilerin faaliyet sahası halindeydi. Ahlakî esaslar, senelerden beri çeşitli sarsıntı ve depresyonların tesiri altında eriyip kaybolmuştu. Normal bir ahlak yapısına sahip olan ülkeler kendileriyle evlenilmesi yasaklanan kişilerle evlenmenin iğrençliğini tereddütsüz kabullendikleri halde, İran’da bu husus daha henüz münakaşa ve ihtilaf konusuydu. Hatta milâdî V. asrın ortalarında devlet başkanı II. Yezdegerd, kendi kızıyla evlenmiş ve daha sonra onu öldürtmüştü. İran’lılara göre bu evlilik günah sayılmıyordu. Bilakis Allah’a yaklaşmaya vesile olan hayırlı bir iş olarak değerlendiriliyordu.” S:51-52
 
Hiçbir milletin tarihinde, Hint din ve medeniyetinin ortaya koyduğu nizam kadar insan şerefini ayaklar altında çiğneyen, sınıflar arasında korkunç uçurumlar açan, insafsız kaba bir aristokrasi görülmemiştir. Ne yazık ki, Hindistan bu nizama yıllarca boyun eğmiş ve hala da eğmektedir. S:64
 
Cahiliye devrinde bir adam malını mülkünü ve hatta ailesini kumara koyardı. Sonra da oturur eli boş, mahzun bir halde başkasının eline bakardı. Böylece kumar aralarına kin ve düşmanlık saçan korkunç bir felaket haline gelmişti. S:73
 
“Cahiliye devrinde kadın her sahada haksızlığa uğruyordu. Erkek bütün haklarından azami derecede faydalandığı halde kadın hiç bu hakkını kullanamıyordu.” S:76
 
“Netice itibariyle yeryüzünde, ne mizacı sağlam bir millet, ne ahlak ve fazilet üzerine kurulu bir cemiyet, ne merhamet ve adalet esaslarına dayalı bir devlet, ne ilim ve hikmet üzerine oturmuş bir kumandan ve ne de Peygamberden intikal etmiş doğru bir din vardı. Her şey silip yok olmuştu.” S:79
 
Konfor, lüks ve israfın hegemonyasına kadar giren Roma ve İran devletleri sahte medeniyetin ve şımarık hayatın azgın umanına gırtlaklarına kadar batmışlardı. Roma ve Fars devletinin yönetici kadrosu, gafletin gayyasına yuvarlanmıştı. S:88
 
Roma İmparatorluğu ve medeniyeti altındaki Şam’ın durumu da bundan farklı değildi. Bu iki devlet ve medeniyet yani Roma ve İran Medeniyeti gururda lüks ve tantanada tıpkı iki yarışçıya benziyorlardı. Şam’daki Romalı patrikler, ileri gelen büyükler iyiden iyiye azmışlardı. Saraylar, köşkler, eğlence ve içki alemleri, zevk ve sefa aletleri ve keyif verici maddelerle dolup taşıyordu. Tek kelimeyle Roma’lılar lüksün, israfın ve şımarık bir hayatın bataklığına saplanmışlardı. S:90
 
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Peygamber olarak gönderildiği zaman dünya şiddetli zelzelelere sahne olmuş ve müthiş bir sarsıntı geçirmişti. Her şey yerinde alınarak etrafa saçılmıştı. Paha biçilmez değerlerin bir kısmı temelinden sökülüp atılmış, bir kısmı eğilip bükülmüş, bazıları yerlerinden koparılarak başka yerlere atılmış ve bazıları da büklüm büklüm çiğnenerek hurda yığını haline getirilmişti. S:97
 
Şayet Hz. Muhammed aleyhisselam bir bölgenin adamı olmak, milletinin önderleri ve siyasi liderlerinin yolunda yürümek isteseydi, Arabistan buna çok müsaitti. Faaliyet sahası oldukça genişti. Eğer Hz. Muhammed aleyhissalatu vesselam böyle bir iddiada bulunsaydı, Kureyş ve diğer Arap kabilelerini bir bayrak altında toplayarak kuvvetli bir Arap birliği kurabilir ve bu birliğin kumanda mevkiine geçebilirdi. S:100
 
Hemen şunu da belirtelim ki, Hz. Muhammed’in hitabı sadece bir millete veya bölgeye has değildi. Onun hitabı, bütün beşeriyetin ruhuna ve insanlığın kalbinedir. S:101-102
 
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem insanları sadece Allah’a iman etmeye çağırdı. Putperestliği, küfrü ve bütün sahte ilahları ortadan kaldırdı. Tek kelimeyle Allah’ın vahdaniyetini ilan etti. S:103
 
Mekke’li muhacirlerle Medine’li ensarın meydana getirdiği eşsiz topluluk, insanların selameti için çıkarılan büyük İslam ümmetinin çekirdeğini ve İslam’ın özünü temsil ediyordu. S:109
 
Resulullah’ın Müslümanların ruhunda ve onların vasıtasıyla bütün beşeriyette yaptığı inkılap, insanlık tarihinde eşine rastlanmayan muazzam bir inkılaptır. S:111
 
Yunan felsefesi “Vacibu’l-vücud” olan Allah’ı kudretsiz olarak tarif ediyordu. Kudret, hakimiyet, yasaklama ve rahmet gibi sıfatlarının olmadığı, Allah’ın sadece “illet-i Ûla = ilk illet” olduğunu iddia ediyordu. Hâlbuki yaratıcının sıfatları kaldırıldığı zaman, Vacibu’l-Vücud diye bir şey düşünülemez. S:112
 
Grek felsefesinin ağına tutulan bütün dinler, Allah’a teslimiyet, felaket anlarında Allah’a sığınma ve O’na gönülden bağlanma özelliğini kaybetmişlerdi. Böylece dünya üzerinde bulunan diğer dinler de cevherini kaybederek birer şekil ve gelenek haline gelmişlerdi. S:112
 
Araplar ve Müslümanlar olan milletler bu ölü, sığ ve kısır bilgilerden sıyrılarak, ruh, kalb, şahsiyet ve organlar üzerinde hakimiyet kuran, ahlak ve içtimaî hayata tesir eden hayatla ilgili bilgilere intikal ettiler. Güzel isimlerle isimlenen ve ulvî sıfatlarla muttasıf olan Allah’a iman ettiler. S:112
 
Resulullah, cahiliyetin bütün hayat damarlarını ve köklerini kopardı. Cahiliyetin emellerini yıktı. Ne kadar kapısı varsa hepsini tıkadı. S:124
 
İslam cemiyetindeki çeşitli gruplar ve zümreler, birbirine yardım eden, destek olan, yekdiğerine zulmetmeyen unsurlar haline geldiler. S:125
 
Müslümanlar daima hakkın yanında oldular. Bütün meselelerini şûra yoluyla hallettiler. Halifeye, Allah’a itaat ettiği müddetçe itaat ettiler. Halife Allah’a isyan ettiği zaman ona itaat etmeleri gerekmezdi. Hükmün temeli “Allah’a isyan edene itaat edilmez!” prensibiydi. S:125
 
İslamiyet’ten önce beşeriyet, yaptığı veya terk ettiği her hususta, huzur ve rahatını kaybetmişti. Kokuşan, ölümle pençeleşen bir cemiyet haline gelmişti. S:126
 
Hz. Muhammed, bu köklü ve derin imanı, eşsiz ilahi talimatı, sarsılmaz terbiye sistemi, üstün şahsiyeti ve harikaları tükenmeyen, yeniliği eskimeyen bu muciz kitapla, insanlığa yepyeni bir hayat şekli getirdi. S:133
 
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, cehalet ve küfrün saltanat devrinde, toprak altına atılarak kaybolan, yeri bilinmeyen, kıymet ve değeri kimse tarafından takdir edilmeyen, ham madde yığınlarını, yani beşeriyetin istidat ve kabiliyetlerini geliştirmeye çalıştı. Allah’ın yardımıyla, beşeriyetin kalbinde gizlenen iman ve akideyi bularak, oraya yepyeni bir ruh üfledi. S:133
 
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Nübüvvet anahtarını, insanlık tabiatının kilidine sokarak, insan fıtratındaki hazineleri, harikaları, enerjileri, çeşitli kabiliyet ve istidatları gün yüzüne çıkarmış, cahiliyeti can evinden vurarak hedefine ulaşmış, buhranlar içinde kıvranan dünyayı, Allah’ın yardımıyla yeni bir hedefe yönelterek parlak bir çağ açmıştır. İşte bu, tarihin sayfalarında bir inci gibi parlayan İslam çağıdır. S:136
               
Sağlam bir medeniyet, ancak insanı kolay yollarla kemâle eriştiren dini, ahlaki, akli ve bedeni ortama gereken önemi verilmesiyle kurulabilir. S:143
 
Eğer bir cemiyet madde, zevk, menfaat ve duyular âleminden başka bir şeye inanmaz; yaşadığı hayatın dışında bir hayata gönül vermez ve duyu organlarının gösterdiklerinden başkasına inanmazsa, haliyle böyle bir cemiyetin yapısı, prensipleri ve esasları medeniyetin şekline ve tabiatına tesir edecek ve onu kendi kalıbına dökecektir. S:143
 
Eğer bir cemiyet maddeyi, inkâr eder veya maddi cepheyi ihmal eder; ruh, metafizik ve duyu organlarının ötesinden başka hiçbir şeye itibar etmez; maddi hayata cephe alır ve onu hor görürse, medeniyetin çiçekleri solar ve insanlığın enerjisi heba olur gider. S:144
 
Tarihi devirler içinde, Hulefa-i Raşid’in devrinden daha mükemmel, daha güzel ve daha parlak bir devir göremiyoruz. Hulefa-i Raşid’in devri ruh, ahlak, din, ilim ve maddi unsurların olgun bir insan yetiştirmek ve parlak bir medeniyet kurmak için elele verip çalıştıkları bir devirdir. Bu devirde İslam İmparatorluğu, dünyanın en büyük İmparatorluğu idi. S:145
 
İslam, “Benim memleketim yalnız bu dünyadır” diyen materyalizmi reddettiği gibi, dünya hayatını küçümseyen hristiyanlığın “Bu alem benim memleketim değildir” görüşünü de şiddetle reddeder. İslam orta yolu takip eder. İslam’ın yolu bunların ortasından geçer. İslam bizi şöyle dua etmeye çağırıyor: “Rabbimiz! Bize dünyada iyiliği, ahirette de iyiliği ver!...” s:149
 
“İslam medeniyetinin olanca ruh ve motifleriyle ortaya çıkışı, Hz. Muhammed aleyhissalatu vesselam’ın hicretinin ilk asrında İslam devletinin olanca heybetiyle varlığını ilan etmesi, ahlak ve dinler tarihinde yeni bir devir, siyasi ve içtimai sahada da yeni bir doğuş oldu. Bu yeni medeniyetle, medeniyetin akışı değişti.” S:151
 
İslamiyet tevhid inancıyla gelerek, putperestliği ve şirki ortadan kaldırdı. Şirkin gayyasına yuvarlanan müşrikler, daha önceleri ellerinden geldiği kadar içlerini dışa vurmaktan çekinmeyip uğrunda ölümü bile göze aldıkları halde, ondan utanmaya, çekinmeye ve uzaklaşmaya başladılar. S:154
 
İslamiyet’in hakimiyet devrinde, Hindistan dinlerine yaptığı derin tesir, inkâr edilemeyecek derecede açıktır. Hint dinlerindeki Allah’a ibadet fikri İslam’ın eseridir. Bu asırdaki din ve fikir önderleri, her ne kadar ilahlarına çeşitli isimler vermişlerse de halkı Allah’a ibadete çağırmaktan çekinmemişlerdir. İlahın tek olduğunu, kurtuluş ve saadetin ancak ondan beklenebileceğini açıkça ilan ettiler. S:156
 
Medeni dünyada yaşayan hiçbir din, hiçbir medeniyet az veya çok İslam’ın veya Müslümanların tesiri altında kalmadığını iddia edemez. Rober Briffault, The Making of Hummanity adlı eserinde şöyle diyor: “Avrupa’nın ilerleme kaydettiği her sahada İslam medeniyetinin mutlaka büyük payı, hissedilir bir tesiri ve kesin bir rolü olmuştur.” S:156-157
 
“Eğer işler bu şekilde devam edip milletler, ordusuna asker olmak için yaratıldıkları o eşsiz topluluğun liderliğinde yürüselerdi; emanetler ehil ellere verilip sular mecrasında aksaydı, bugün okuduğumuz depresyon, zelzele, facia, zulüm ve işkencelerle dolu tarihin yerine, bütün insanların gıpta ile bakıp parmak ısıracağı parlak ve şerefli bir tarih olurdu. Fakat ne kadar acıdır ki, kader başka şekilde tecelli etti. Gerileme Müslümanlarda başladı.” S:157
 
“Eğer parmağımızı kemal ve zeval devrini ayıran kesin çizgi üzerine basmak istiyorsak Hulefa-i Raşidin devriyle Arap veya İslam hükümdarlığını yekdiğerinden ayıran tarihi çizginin üstüne basmamız gerekir.” S:159
 
Cihad, arzuların en büyüğüne ulaşmak için eldeki bütün imkânların kullanılması ve bu yolda var gücüyle çalışılması demektir. Bir Müslüman için en büyük gaye, Allah’a itaat etmek, rızasını kazanmak, hükmüne boyun eğmek ve emirlerine teslim olmaktır. Böyle bir hareket ise, kendisine güçlük veren akide, terbiye, ahlak, arzu ve isteklere, Allah’ın hükmü ve O’na ibadete engel olan iç ve dış ilahlara karşı uzun ve yorucu bir gayret ister. S:161
 
İslam’ın bayraktarlığını yapan kimselerin son derece kabiliyetli ve kuvvetli olmaları gerekir. Küfre ve küfür ordularına karşı bütün güçleriyle, ellerinde bulunan bütün imkânlarla, insanoğlunun keşfettiği ve çağımız teknolojisinin ortaya koyduğu her türlü silah, teçhizat ve harp tekniği ile karşı koymaları, bu sahayı asla ihmal etmemeleri ve bu konuda geri kalmamaları gerekir. S:162
 
Hilafetin liyakatsiz ellere geçmesi neticesinde İslam’ın bünyesinde açılan yaralar daha hala sarılamamıştır. Bu yüzden İslamî hayatta yer yer çöküntü ve yıkıntılar olmuştur. S:164
 
Din ile siyaset pratik olarak yekdiğerinden ayrıldı. İdareyi ellerinde bulunduranlar, din ve ilim sahasında, âlimlere ve din adamlarına ihtiyaç duymayacak durumda değillerdi. Bu yüzden yönetim ve siyaset alanında istibdada başladılar. S:164
 
“Neticede ilim ve din adamları bir zümreye, dünya adamları da başka bir zümreye ayrıldılar. Aralarında ayrılıklar baş gösterdi. Hatta bazen bu ayrılıklar düşmanlık ve çatışmaya kadar vardı.” S:165
 
“Müslümanlar, zeka ve kabiliyetlerini hiçbir menfaat temin etmeyen, belli bir neticeye varmayan, gerek dünya ve gerekse ahiret için zerre kadar faydası olmayan bir takım kelam ve felsefe münakaşalarıyla öldürdüler.Aynı şekilde Müslümanlar ruh, İşrak Felsefesi ve Vahdeti-Vücud, gibi meselelerle uğraşarak zamanlarının büyük bir kısmını da heba ettiler. Zeka ve gayretlerini mahvettiler.” S:167
 
Her ne kadar Endülüs alimlerinin ve şark filozoflarının eserleriyle iftihar ediyorsak da, onlar Garbın ilim, felsefe, tecrübe ve pozitif sahada kaydettiği korkunç ilerlemeler yanında çok cılız kalır. S:167
 
Hicri VI. Asırda, Selçuklulardan sonra zaaf ve ihtiyarlık alâmetleri beliren, hükümdar ve kumandanlar tarafından muhtelif beyliklere ayrılan İslam dünyasını Allah-u Teala, İslam’ın şeref ve izzetini yücelten, nur beldesi topraklara hayat pınarları getiren büyük kumandanlarla nimetlendirilmiştir. Bu devirde, önce hristiyanlarca mukaddes sayılan toprakları istila etmek gayesiyle başlayan Haçlı seferleri, İslam’ın beşiği olan Arap yarımadasını ve Suriye’ye komşu olan devletleri tehdit etmeye başladı. S:170
 
İşte tam bu nazik devirde Allahu Teala Müslümanların imdadına yetişerek, İmadüddin Atabek Zengi’yi lider olarak gönderdi. Atabek Zengi’den sonra yerine büyük oğlu adil hükümdar Nureddin Mahmud Zengi geçti. Nureddin Mahmud Zengi haçlı ordularını Suriye’den çıkarıp Kudüs’ü tekrar Müslümanlara iade etmek için elinden gelen bütün gayreti gösterdi. Ne yazık ki, gayesini gerçekleştiremeden Allah’ın rahmetine kavuştu. Yerine veliahdı Mısır hükümdarı Selahaddin Yusuf İbn Eyyub geçti. Nureddin Mahmud Zengi’nin ifade edemeden gittiği o büyük vazifeyi Allah, Selahaddin Eyyubi’ye nasip etmiştir. S:170
 
Selahaddin Eyyubi vazifesini hakkıyla yaptıktan sonra vefat etti. İslam’ın varlığını ve merkezini tehdit eden yakın tehlikeler ortadan kaldırıldı. Haçlı sürüleri bir güzel ders olarak geldikleri yerlere döndüler. Fakat Avrupa’lılar XIX. Asırda yeni bir haçlı ordusu hazırlamaya başladılar. S:174
 
Allah’ın lütfu, kudreti ve eşsiz mucizeleriyle Avrupa’nın haçlı ordularını dize getirerek, İslam’ın mülk ve şerefini koruyan Selahaddin Eyyubi gibi bir bahadır, artık ona bir daha nasip olmadı. Ve neticede İslam aleminde gerileme başladı. Her geçen gün, aleyhlerine işliyordu. S:174
 
Tatarlar ve Moğollar, Müslümanların medeniyetine konarak, onları idarelerini ellerine geçirdiler. Dünyayı yakıp yıktılar ve insanları olmadık işkencelere tabi tuttular. Çünkü Moğollar ve Tatarlar dinleri, ilimleri, kültürleri ve medeniyetleri olmayan cahil ve vahşi bir millet idi. Dünya liderliği, işte böyle bir milletin eline geçti. S:175
               
“İşte tam bu kritik devrede, Osmanlı Türkleri tarih sahnesine çıktı. II. Murad’ın oğlu yirmidört yaşındaki II. Mehmed Bizans İmparatorluğunun müstahkem başkenti, eşsiz şehir İstanbul’u 1453 yılında fethetti.” S:177
 
“Türkler, ileri görüşlü, kahraman, kalblerinde cihad ruhu coşan, cengaver bir millet idi. Sade bir hayat yaşamaları ve temiz bir fıtrata sahip olmaları sebebiyle, şark dünyasındaki Müslüman milletlerin harp devrelerinde uğradığı ahlakî ve içtimai felaketlerden korunmuşlardı.” S:179
 
“Osmanlı İmparatorluğu, büyük hükümdar Kanunî Sultan Süleyman devrinde kara ve deniz hakimiyetini eline almış, ruhî ve siyasi güçleri yek diğerine perçinlemiştir.” S:179
 
“O zamanlar Avrupa büyük tehlikelerle karşı karşıya idi. İstikbali karanlıktı. Çünkü hayat iyice laçkalaşmıştı. Eğer Allah nasip etseydi Türkler, ilim ve tefekkür sahasında büyük adımlar atıp, hristiyan Avrupa milletlerini geride bırakarak dünya liderliğini ellerine alabilirlerdi.” S:180
 
Türklerde ilimde, harp tekniğinde, orduların disiplin ve eğitiminde duraklamalar görüldü. Çünkü onlar yüce Allah’ın bu husustaki emrini tam manasıyla yerine getirmediler. S:181
 
Bu ilmi gerileme ve fikri çöküntü sadece Türkiye’nin ilmi ve dini sahasına münhasır değildi. Bilakis doğudan batıya kadar bütün İslam alemi, ilmi kuraklığa ve fikir kısırlığına uğramıştı. S:184
 
Miladi XVI. – XVII. asırlar, gelişen insanlık tarihinin en önemli devirleridir. Bu asırda Avrupa, uzun süren uykusundan uyandı. Yeryüzündeki çeşitli güçleri emrine alıyor, kâinatın esrarını çözüyor, yeni yeni kıtalar ve denizler keşfediyor; ilimde, teknikte ve hayatın bütün sahalarında yeni yeni fetihler yapıyordu. S:186
 
“Fakat bu devirde Müslümanlar saatler, günler değil, asırlar nesiller kaybettiler. Öbür tarafta Avrupa milletleri her saniye ve her dakikalarını değerlendirerek, hayat meydanının her cephesinde büyük adımlar attılar; birkaç yıl gibi bir zaman için de asırlar kazandılar.” S:186-187
 
Müslümanlar sadece pozitif, felsefe ve modern ilimlerde gerilemiş değillerdi. Bilakis gerileme bütün sahalara sıçramıştı. Hatta Türkler, harp teknolojisini de Avrupa’nın gerisinde kaldılar. Halbuki Türkler, daha son devirlere kadar harp sanatında Avrupa’lılara hocalık yapıyorlardı. Fakat Avrupa, buluşları, aksiyon gücü ve disipliniyle Türkleri geride bıraktı. Bu durum karşısında Osmanlı devleti, biraz kendine gelmeye başladı. III. Selim, XIX. Asrın başlarında ıslahat hareketlerine başladı. S:187
 
“Müslüman Türklerin, ilerleme ve hareket sahasında aldıkları mesafe ile Avrupa’nın XVIII. ve XIX. asırlarda kat ettiği mesafe karşılaştırılacak olursa, aradaki korkunç fark kendiliğinden ortaya çıkacaktır.” S:188
 
Avrupa bilginleri, materyalizmin, Yunan medeniyetindeki hakimiyetini bizzat kabul etmişlerdir. Hatta bunu ilmi araştırmalarında ve kitaplarında bile zikretmişlerdir. Alman bilgini Dr. Haas, Garb medeniyetinin Şarkın tesirinden uzak, mümtaz bir medeniyet olduğunu savunanlardandır. S:S193
 
“Birçok Avrupa bilginleri, eski Yunan’daki dinin yumuşaklığı, ibadet ve taatin azlığı, hareketlerin çeşitliliği zevk ve safanın fazlalığı hususunda çok şeyler söylemişlerdir.” S:194
 
Yunanlıların öyle bir ilahi felsefeleri ve akideleri vardı ki, bunların yanında Allah’a ibadet etmek, O’na boyun eğmek, O’na dua etmek, O’na sığınmak ve O’ndan gelen her şeye tahammül etmek çok garip kalıyordu. S:194
 
Yunanlıların, dünya hayatı ve zevklerine haddinden fazla düşkünlük göstermeleri, güzel sanatlar diye isimlendirdikleri musiki, şarkı, heykel ve resimlere son derece bağlılıkları, ediplerin ve müessiflerin şahsi hürriyet adı altında hiçbir kayıt tanımadan ağızlarına geleni söyleyip ortalığı veryansın etmeleri, cemiyetin, bünyesinde ve ahlak yapısında onulmaz yaralar açtı. S:194
 
Romalılar, Yunanlıların yerini aldılar. Romalılar kuvvet, memleketin nizam ve intizamı, devletin genişliği ve askeri yönden Yunanlılardan üstündü. Fakat ilim, felsefe, edebiyat, şiir, eğitim ve medeniyet sahasında daha henüz Yunanlılara erişememişlerdir. S:197
 
Romalıların ahlakında, siyasetinde ve cemiyetinde dinin hiçbir tesiri yoktu. Din, onların şuurlarına ve arzularına hakim olamadığı gibi, ahlak ve yaşayışlarını, duygu ve düşüncelerini kontrol edecek durumda da değildi. Çünkü bağlı bulundukları din, ruhlara hükmeden, kalbin derinliklerinden fışkırıp coşan engin bir din değildi. S:199
 
Romalıların gerek muasırları ve gerekse daha sonra gelen milletler arasında temayüz edip kendilerine din edindikleri ve tarihte onunla tanındıkları tek hususiyet, sömürgecilik ruhu ve hayata sadece madde açısından bakmalarıdır. S:199
 
Roma imparatorluğu harp kuvveti ve siyasi nüfuz bakımından en uç noktalara tırmanıp medeniyetin doruğuna yükseldiği zaman, ahlak bozukluğu din ve terbiye yoksulluğu yönünden de en aşağı dereceye yuvarlanmıştı. S:200
 
İşte tam bu sıralarda tarihçilerin de tespit edip üzerinde durması gereken büyük bir hadise meydana gelmiştir ki, o da; hristiyanlığın putperest Roma tahtına yükselmesidir. Bu da hristiyan olan Konstantin’in miladi 305 yılında tahta geçmesiyle olmuştur. S:201
 
Hristiyan kitle, her ne kadar Konstantin’i imparatorluk tahtına oturtacak güçte bulunuyorsa da, putperestliğin kökünü kazımayı bir türlü başaramadı. Hristiyanlık-putperestlik çatışması bir takım esasların karışmasına sebep oldu ve bunun neticesinde hristiyanlıkla putperestliğin aynı paralelde bulunduğu yeni bir din doğdu. S:202
 
“Avrupa’da din adamlarının en büyük hataları, kendilerine ve temsil ettikleri dine karşı giriştikleri en korkunç cinayetleri; ellerinde bulunan mukaddes dini kitaplara, beşeri malumatı devrin tarih, coğrafya bilgilerini ve tabiat ilimlerini sokmuş olmalarıdır.” S:210
 
Cahiliye taassubu, Müslüman Şark’la hristiyan Garb arasında çıkan savaşların çektiği kalın duvarlar, kâhinlerin ve kilise adamlarının İslam dini ve onun Peygamberi Hz. Muhammed aleyhisselam’a karşı açtıkları menfi propagandalar, araştırma ve tetkik zevkinin kaybolması, ölümden sonraki hayata ehemmiyet verilmemesi ve Müslümanların Avrupa’da İslam fikriyatının yayılıp gelişmesini ihmal etmeleri… Evet işte bütün bunları, Avrupa’nın İslam dinine dönmesine, şiddetle muhtaç olduğu demlerde, tıpkı hastanın doktora, zehirlenen kimsenin panzehire olan ihtiyacı gibi derhal İslam’a sarılıp onu bağrına basmasına engel oldu. S:213-214
 
Avrupa’da Rönesans hareketinin öncüleri geleneklerinin gereği olarak veya hristiyan dünyasındaki atmosferin tesiriyle yahut da ahlaki ve içtimai menfaatler yönünden, senelerce azgın materyalizm ve onun hayat felsefesini hristiyan dininin esaslarıyla atbaşı yürüttüler. S:215
 
XIX. XX. asır Avrupa’sında hayat, cahiliyet içinde yüzen eski putperest Roma ve Yunan medeniyetinin hakiki kopyası haline geldi. Böylece şarkın ününü alan hristiyanlığın ağırlığı altında ezilen Avrupa eski hüviyetine büründü. S:216
 
Avrupa’lılar daima ruhaniyetten uzak boş bir din ararlar. Bunun dışında hiçbir dini kabul etmezler. S:216
 
Avrupa’lılar arsılardan beri –dünya hayatının dış çizgilerine aldanarak- ahlakla kuvvet ve ilimle din arasındaki dengeyi kaybetmişlerdir. Avrupa’da ilim ve kuvvet, Rönesans’tan sonra ahlak ve dinin aleyhinde gelişme göstermiştir. Kuvvet ve ilim şahikalara, ufuklara doğru yuvarlanarak aralarındaki uçurum gittikçe büyümüştür. Neticede teraziye benzer bir cemiyet doğmuştur. Bu cemiyetin ilim ve kuvvet kefesi yere değerken, ahlak ve din kefesi boşlukta kalmıştır. S:257
 
Avrupa’dan Çin’e birkaç saatte varmakla ne derece ileri oluruz? İnsanın, işe yaramaz faydasız şeyleri bol bol tüketirken durmadan üretimi artırması çok mu gereklidir? Mekanik, Tabiat ve Kimya ilimleri bize ahlak, nizam, zeka, sıhhat vermekten aciz değil midir. S:261
 
“İslam tarihinde okuduğumuza göre meşhur Abbasi halifesi Mansur, İnb Tavus’tan bir mecliste bir şey yazmak için kalem ister. İbn Tavus vermek istemez. Halife kalemi vermekten niçin çekindiğini, Müslümanların halifesinin emrine niçin itaat etmediğini sorar. İbn Tavus: “Senin bu kalemle bir günah yazmandan ve dolayısıyla benim de bu günaha iştirak edip yardımcı olmamdan korkuyorum.” Der. İşte Müslümanlar Allah’u Teala’nın emrine büyük bir teslimiyetle böyle sarılmışlardı.” S:290
 
Bugün dünyanın ne Amerika’sında, ne Afrika’sında ve ne de Asya’sında, Avrupa’lıların inanç ve düşüncelerine karşı çıkan, görüşlerini eleştiren, materyalizme dayanan hayat nizamlarını ve kokuşmuş cahiliye felsefelerini hesaba çeken hiçbir cemiyet ve millet yoktur. S:300
 
Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed aleyhisselam’ın hayatı, İslam aleminde, iman ve hamaset ateşini alevlendirmeye; her an cahiliye asrına karşı büyük bir inkılap yapmaya; teslim olmuş, hezimete uğramış uyuşuk bir milletten, cahiliyete diş bileyen, zalim nizamlara meydan okuyan, cihad aşkıyla dolup taşan genç ve dinamik bir millet yaratacak iki muazzam kuvvettir. S:312
 
İslam aleminin, modern ilmi, kendi ruh ve nizamına uygun bir şekilde tanzim etmesi gerekir. İslam dünyası, eski dünyaya, ilmi liderliğiyle hakim olmuştur. Dünyanın düşünce ve kültürüne bu yolla nüfuz etmiş, edebiyat ve felsefe sahasına gene bu yolla atılmıştır. Böylece medeni dünya, asırlarca onun aklıyla düşünmüş, onun kalemiyle yazmış ve onun diliyle eser vermiştir. S:316
 
“Resulullah aleyhisselam insanlığın elinden tuttuğu zaman, beşeriyet can çekişiyordu. Resulullah aleyhissalatu vesselam Allah’ın izniyle onlara hayat bahşetti. Kitap ve sünneti öğreterek kalblerini temizledi. Hz. Muhammed’in Peygamber olarak gönderilmesinden sonra bu Müslümanlar, İslam’ın elçisi, sulh ve güvenliğin müjdecisi, ilim ve hikmetin lideri, medeniyet ve kültürün bayraktarı, milletlerin kurtarıcısı ve dünyanın yegâne bekçisi oldu.” S:321
 
“Şayet Hz. Muhammed aleyhissalatu vesselam olmasaydı, başka bir deyişle, O’nun risaleti ve O’nun dini olmasaydı ne Suriye olurdu. Ne Irak olurdu, ne Mısır olurdu, ne Arap alemi olurdu ve hatta ne de bugünkü gibi medeni, kültürlü dindar ve ahlaklı bir dünya olurdu.” S:321
 
“Bu şerefli tarih, bu parlak medeniyet, bu eşsiz disiplin ve bu Arap devletleri Hz. Muhammed aleyhissalatu vesselam’ın eserinden başka bir şey değildir.” S:321
 
Tarih şahadet etmektedir ki, erkekleri soysuzlaştırıp yozlaşan, kadınları annelik ve kadınlık şerefini kaybeden, sosyetik hayata yuvarlanan, erkekleri her sahada dejenere olan, aile hayatı yıkılan, kötülükleri seven ve benimseyen milletlerin yıldızları sönmüş, güneşleri tutulmuş ve gözle kaş arasında tarihe karışmışlardır. S:329
 
İşte Yunan’ın, Roma’nın ve İran’ın akıbeti böyle neticelenmiştir. Avrupa’da aynı akıbete yuvarlanmaktadır. Arap alemi bu korkunç akıbetten sakınıp kendini korumalıdır. S:329

Hazırlayan: Nurgül Dere

 

Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“De ki: "Göklerde ve yerde neler var, bakın (da ibret alın!)" Fakat inanmayan bir topluma deliller ve uyarılar fayda sağlamaz.” (Yunus, 101)